Zamanının “çocuk işçisi” Charles Dickens - Mesele 121

Ustalara Saygı

Romanlarında, Sanayi Devrimi yıllarının yoksullarını, emekçileri, açlık ve sefaleti, sağlıksız evleri betimleyen; Marx ve Engels’in “... İçinde yaşanılan dönemi tüm pislikleriyle anlatan gerçekçi yazar” olarak tanımladığı Charles Dickens’ın kendisi de çocuk yaşta işçi olarak çalışmıştı.

Charles Dickens, 7 Şubat 1812’de, babasının Denizcilik Bakanlığı’nda memur olarak görev yaptığı Portsea adasındaki Portsmouth şehrinin yakınlarında doğdu. Ailesi Londra’ya, çok geçmeden kısa bir süre sonra da Chatham’a taşındıklarında henüz iki yaşındaydı. Ama Portsea’deki evlerini çevreleyen bahçeyi, büyük kız kardeşiyle bahçede el ele dolaştıklarını, askerleri hayranlıkla izlediği meydanı, kar fırtınalı soğuk bir günde Portsea’den ayrılmak zorunda kaldıklarını çok net hatırlıyordu.

Chatham’da geçirdikleri altı yıl, Charles’a güzel bir çocukluk dönemi sundu. Sık sık sinir nöbetleri geçiren zayıf, güçsüz çocuk, karakterinden dolayı gürültülü oyunları sevmez ve bu oyunlara çok nadir katılırdı. Ama doğuştan gelen gözlem yeteneğinin ve yaratıcı hayal gücünün bu kadar gelişmesini, belki de bu fiziksel zayıflığına borçluydu. Saatlerce bir yerde oturur ve dikkatli gözlerle arkadaşlarının oyunlarını, askerlerin tatbikatlarını, evin önünden geçip gidenleri seyrederdi. Okuma yazmayı çok erken yaşta öğrendi, kendini kitaplara adadı ve büyük bir hırsla babasının küçük kütüphanesini okumaya başladı. “Roderick Random”, “Wakefield Papazı”, “Don Kişot”, “Gil Blas”, “Robinson Crusoe” ve “Binbir Gece Masalları”, seyahatlerin tasvirleri çocuğun kafasında birçok imge şekillendirmeye başladı. Kahramanlara hayranlık duyuyor, onların hayatlarına giriyor, dönüşümlü olarak ıssız adadaki Robinson Cruose, ardından cesur İngiliz Kaptan, güçlü bir sultan ve kibar bir sevgili oluveriyordu.

Mezarlık, civardaki kilise, han gibi çevredeki bütün yerleri, hayal gücünde bir kahramanla öyle ya da böyle ilişkilendirirdi. Diğer çocuklar hoplayıp zıplarken, Charles kendi iç dünyasına dalar ve bu dünyanın sonsuz hazzına varırdı. Ancak bu hayal dünyası onu toplumdan uzaklaştırmamış, yalnızlaştırmamıştı. Kız kardeşi veya arkadaşları ondan bir şeyler anlatmasını istediğinde mutlu olur, okuduğu hikâyeleri anlatır, sıkça bu hikâyelere kendi hayal dünyasından bir şeyler katardı. Genç bir akrabası onu ilk defa tiyatroya götürdüğünde Dickens 5-6 yaşlarındaydı, ancak “III. Richard” ve “Macbeth”in onda yarattığı güçlü etkiyi asla unutamazdı. Tiyatronun etkisiyle küçük Dickens “Mismar – Hint Sultanı” trajedisini yazdı ve bu trajediyi arkadaşlarıyla birlikte büyük bir hevesle oynadı.

> Aleksandra N. Annenskaya
> Çev. Ümran Elikalfa
> Etkin Yayınevi, 128 s. 
> Satın almak için



Chatham’dan ayrılıp Londra’ya taşınmak zorunda kaldıklarında Dickens dokuz yaşına basmıştı. Bu şehir değişikliğiyle birlikte mutlu çocukluk dönemi sona ermiş, sıkıntılı ve zorluklarla dolu bir hayat başlamıştı. Babası ailesine düşkün, üstlendiği her işi dürüstçe halletmeye çalışan iyi bir insandı, fakat para işlerine gelince düşüncesiz ve savurgan davranır, gösterişi sever, geçici heveslere kapılıp giderdi. Londra’ya taşındığında Bay Dickens’ın altı çocuğu vardı. Aldığı maaşla bu kadar büyük bir aileyi geçindirmek, sıkı bir tutumluluk ve hesabını bilmeyi gerektiriyordu. İşte Bay Dickens bu konuda kesinlikle başarılı değildi. Daha önce babasından kalma küçük bir mirası ve eşinin mal varlığını harcayıp bitirmiş, şimdi ise borca başvurmak zorunda kalmıştı. Birine borcunu ödemek için diğerinden daha fazla borç alıyordu; bu durum işleri giderek daha da çıkmaza soktu. Aile, Londra’nın yoksul kenar mahallelerinden birinde, küçük bir daireye yerleşti. Burada ne bahçeleri ne de çocukların arkadaşlarıyla özgürce oynayabileceği bir meydan vardı. Tıkış tıkış odalarda, çocuklar anne babalarının yaptığı ve konuştuğu her şeye ister istemez şahit oluyorlardı. “Fatura”, “gecikme”, “pazarlık” gibi kelimeler, küçük Charles’ın kalbini korkuyla doldurmuş ve hayal dünyasında fantastik canavarların oluşmasına sebep olmuştu. Onun nasıl yetiştiği kimsenin umurunda değildi. Anne babasının bunu düşünecek vakti yoktu. Chatham’de küçük bir özel okula yazıldıktan sonra en iyi öğrencilerden biri haline geldi. Fakat buradayken büyük kız kardeşi Fanny müzik akademisine gönderildikten sonra Charles evde tamamen kimsesiz kaldı. Çizmeleri temizlemeli, basit ev işleriyle ilgilenmeli, küçük kardeşlerine göz kulak olmalıydı.        

Bayan Dickens, eşine yardım etmek amacıyla, çocuklar için yatılı bir eğitim kurumu açmaya karar verdi. Bu girişimin kısa bir öyküsü “David Copperfield”da Dickens tarafından ele alınmıştır. Micawber gibi Bay Dickens da eşinin kurduğu işin çok iyi bir şekilde sonuçlanıp ailenin maddi durumunu düzelteceğine emindi. Güzel bir ev kiralayıp kapısına büyük bir levha astılar. Charles, yeni eğitim kurumunun sunduğu imkânların güzelce listelendiği ilanı evlere dağıttı. Peki ya sonuç ne oldu? Kimse çocuğunu Bayan Dickens’ın sorumluluğuna bırakmak istemedi; zaten kendi de “eğitim kurumuna” öğrenci çekmek için herhangi ciddi bir çaba sarf etmemişti.

Bu sırada, alacaklılar daha da baskı yapmaya başlamış, kasaplar, fırıncılar borçlarının ödenmesinde ısrarcı hale gelmişti. Bu durum, Bay Dickens’ın borçlu olduğu gerekçesiyle tutuklanıp Marshalsea hapishanesine gönderilmesiyle son buldu. Dickens’ın “David Copperfield” ve “Küçük Dorrit” romanlarında, bu hapishanenin ayrıntılı tasvirini görmemiz mümkündür. Romanlarda hayranlık duyduğumuz bütün bu canlı hapishane figürleri, kemer çatı altındaki bütün dokunaklı ve gülünç sahneler, çocuğun psikolojisini altüst etti ve ruhunda kalıcı izler bıraktı.

Hapse girdiğinde, Bay Dickens’ın doğal olarak bütün parası bitmişti, ailesine kalan tek şey işini kaybettiği yerden aldığı az miktarda emekli maaşıydı. Bu maaş temel ihtiyaçlarını karşılamadığı için, ev eşyalarını satmaları veya rehine vermeleri gerekiyordu. Annesi, satıcı ve rehincilerle olan bütün işlerle Charles’ı görevlendirmişti. Daha sonraları romanlarında da tasvir ettiği gibi, zayıf, ürkek çocuk küçük pis dükkânlara giderek kaba, kurnaz tüccarlara fazladan 3-5 metelik için yalvarmak zorunda kaldı. Kimse onun çocuk kalbini dolduran acıların, okula koşan çocukları gördüğünde içini kaplayan buruk hevesin farkında değildi. Akranları okuyup eğitimli bireyler olabilecekken, bu onun için ulaşılamaz bir mutluluktu. Elbette ki, eserlerini oluşturmak için, yaşadığı bu zorlu hayatın ona okul eğitiminden daha fazla ilham kaynağı olacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Dickens’ın eserlerinin başlıca özelliği, aşağılanmışlara, sefillere ve fakirlere karşı takındığı sempatik tavırdır. Bu, insancıl bir düşünürün şefkat anlayışı değil, sevgi dolu bir insanın içten duygularıydı. Eğer hayatın bilincine varmaya başladığı Londra’nın bu pis sokaklarında bütün bu haksız aşağılanmalara, acıya boyun eğmelere, bitip tükenmek bilmeyen açlığa şahit olmasaydı, eğer bu aşağılanmaları, acıyı, açlığı kısmen kendi de tecrübe etmeseydi, ruhunda bu şefkat duygusunun oluşup oluşmayacağını kim bilebilirdi ki? Çocukluk izlenimleri, insan ruhunda en derin ve en kalıcı iz bırakanlardır. Zavallı küçük Charles’ın yaşadıkları da hayatı boyunca etkisini yitirmedi ve büyük romancıya, kendi kalbinde olduğu gibi, okuyucularının kalbinde de her zaman insanlık ve sevgi duygularını uyandırma imkânı verdi.    

Charles, çok geçmeden kendisini daha zorlu deneyimlerin beklediğinin farkına vardı. Onda tiyatro aşkının oluşmasını sağlayan akrabası, ayakkabı boyası üretimi ve satışı yapan bir firmanın hissedarı oldu. İçinde bulundukları yoksulluğu görünce Charles’a, haftalık altı şilin karşılığında yanında çalışmasını teklif etti. Yıllar sonra bu durumu “Benim ne kadar yetenekli ve fiziki ya da ahlaki aşağılamalara ne kadar duyarlı bir çocuk olduğumu bildikleri halde kimsenin bana acımamış olmasına şaşırıyorum. Annem ve babam, George Lambert’la çalışacağım için o kadar mutluydu ki, yirmi yaşında gramer okulunu en iyi dereceyle bitirmişim de Cambridge’i kazanmışım sanırdınız.” sözleriyle dile getiriyor Charles.

Ayakkabı boyaları, tavan arasında yaşayan ve merdivenlerde sürekli gürültü yapan sıçanlarla dolu pis, yıkık bir depoda tutuluyordu. Charles, diğer iki çocuk ve birkaç yetişkin işçinin yanında, rutubetli bodrum katında çalışmak zorundaydı. Görevi, cila kavanozlarını kâğıda sarmak ve üzerlerine etiket yapıştırmaktı. İşi zor değildi, sadece monotonluğu yüzünden çok sıkıcıydı. Bir de pis ortam ve birlikte vakit geçirmek zorunda kaldığı eğitimsiz ve kaba insanlar, Dickens’ı karamsarlığa sürüklüyordu.

Notlarında şöyle yazıyor Dickens’ın:

“Kendimi bu durumda bulduğum, şimdiki yaşıtlarımı mutlu çocukluk günlerimdeki yaşıtlarımla karşılaştırdığım, bütün eğitimli ve ünlü biri olma umutlarımın sonsuza dek yok olduğunu hissettiğim o anda ruhumda yaşadığım, kimsenin göremediği o acıyı tarif etmem mümkün değil. Terk edilmişlik duygusu, hissettiğim utanç ve çaresizlik, üzerinde çalıştığım, düşündüğüm, yapmaktan hoşlandığım, hayal dünyamı geliştiren ve hırsımı körükleyen her şeyin benden alınıp bir daha geri verilmeyeceği düşüncesinin beni nasıl içine hapsettiğini anlatamam. Keder ve aşağılanma duygusu, ruhumun öyle derinlerine işlemişti ki şimdi bile şöhret, aşk ve mutluluğa sahip olduğum halde gözlerimi kapattığımda güzel bir eşimin ve çocuklarımın olduğunu, artık büyüdüğümü unutuyorum ve kendimi tekrar yaşadığım o zor dönemlerin içinde buluyorum.”

Parasal durumlarında bir düzelme olmayınca, Bayan Dickens küçük çocuklarını alıp hapishaneye, kocasının yanına taşınmak zorunda kaldı. Charles, odasını kiralayan, daha sonra “Dombey ve Oğlu” adlı eserinde Bayan Pipchin olarak karşımıza çıkan fakir bir kadının dairesine yerleştirildi. Hafta boyunca kendi kazandığıyla geçimini sağlamak zorundaydı, pazarlarını ise ailesiyle birlikte hapishanede geçiriyordu.

“Kahvaltı için kendime bir peniye küçük bir ekmek ve süt alırdım, bir ekmekle çeyrek peynir de akşam yemeği için dolabımda dururdu. O kadar küçük ve akılsızdım ki, çoğu zaman şekerleme dükkanının camında sergilenen tatlı çöreklerin cazibesine dayanamayıp öğle yemeği için ayırdığım parayı onlara harcardım. Bu durumda, yemek yerine küçük bir çörek ve bir parça pudingle yetinmek zorunda kalırdım. Her gün yarım saatlik bir çay molası verilirdi. Param olduğu zamanlarda bir kafeye gider, sandviçimi yerken kahvemi yudumlardım. Param olmadığı zamanlarda ise Covent Garden pazarında dolanır, ananasları seyrederdim. İnanın içinde bulunduğum durumu hiçbir şekilde abartmıyorum. Biri bana şilin verdiğinde, derhal onu öğle yemeği ya da çay için harcardım. Biçimsiz giyinir, sabahtan akşama kadar işçilerle birlikte çalışır, az yemek yer, kötü beslenir ve çoğunlukla sokaklarda aç dolanırdım. Hafta boyunca kimseden ne bir tavsiye, uyarı ya da teselli sözü duydum ne de birinden destek veya teşvik gördüm, beni bir hırsız veya serserinin teki olmaktan kurtaran yalnızca Tanrı’ydı.”  

Çocuk ruhunda onu manevi yönden destekleyen, kendisinin bile farkında olmadığı bir güç saklıydı. Kalbinde hissettiklerini kimseye göstermeden sessizlik içinde acı çekiyor, aşağılanmalara ve alaylara maruz kalmamak için olabildiğince azimli ve özenli bir şekilde çalışıyordu. Bu yarı aç, çekingen, sefil giyimli çocuk, konuşma tarzı ve davranışlarıyla odada birlikte kaldığı işçilerden o kadar farklıydı ki, aralarında anlaşmış gibi, hepsi de onu “küçük adam” olarak çağırırdı.

Dickens’ı asıl üzen şey, ailesinden ayrı kalmak, bütün gün çalıştıktan sonra onların huzur veren yüzlerini görememekti. Bir pazar günü babasına bir haftalığına veda ederken, kendini tutamadı ve hıçkırıklarının arasında, içinde biriken ne varsa söyledi. Bay Dickens hayretler içinde kalmıştı. Çocuğun ne kadar zor şartlar altında yaşadığını bir an bile düşünmemişti. Durumunu hafifletmek için derhal birtakım önlemler aldı. Charles her gün ailesiyle birlikte kahvaltı yapacak ve akşam yemeği yiyecek, geceleri ise çatı katında iyi bir ailenin yanında kalacaktı. Daha sonra bu aileyi “Antikacı Dükkanı”nda Garland ailesi olarak tasvir etmiştir. Mutluluğu, gününün birkaç saatini hapiste geçirerek ve manzarası odunluğa bakan bir çatı katının zemininde uyuyarak bulmaya çalışan bir çocuk için hayat ne kadar kolay olabilirdi ki!

Dickens o zamanlar 11-12 yaşlarındaydı, fakat ufak tefek ve çelimsiz yapısından dolayı çok daha küçük görünüyordu. Bara gidip ciddiyetle bira istese bile barmenler ona şefkatle bakıyor ve en hafif biradan dolduruyorlardı ya da büyük bir restoranda bir kutlama esnasında yemek yemeye kalksa, bütün uşaklar toplanıp küçük adama bakıyordu. Erken çocukluk döneminde başlayan sancı nöbetleri, zaman zaman tekrarlamaya devam etti. Dickens, ayakkabı boyası deposunda hastalandığında, çalışanların onunla nasıl ilgilendiklerini ve bir gece ağrılar içinde kıvranırken ev sahibinin ne kadar endişelendiğini hatırlıyordu.

Bütün olumsuzluklara rağmen, gözlem ve hayal kurma yeteneği zayıflamamıştı. Geçtiği bütün sokaklar en ufak detayına kadar hafızasına kazınıyor, karşılaştığı insanlar, romanlarında yeniden hayat buluyordu. Annesi hapishanedeki insanların farklı hikâyelerini anlatır, o da bunları hayal dünyasında süsleyerek yeniden kurardı. Sabahları genelde annesine ev işlerinde yardıma gelen genç gündelikçi kadınla birlikte hapishanenin önünde kapının açılmasını beklemek zorunda kalırdı ve genç kadına kendisinin uydurduğu çeşitli fantastik öyküler anlatırdı. Okuyacak vakti, kitap almaya yetecek parası yoktu, ama depoda çalıştığı zamanlarda mutlu günlerinde okuduğu romanları sık sık hatırlar ve işçilere anlatırdı.

Bu zor hayat, babasına küçük bir miras kalana kadar, yaklaşık üç yıl devam etti. Bu küçük miras babasının borçlarını ödemesini ve hapisten çıkmasını sağladı. Babası, oğlunun basit bir işçi olarak çalışmak zorunda kalmasından o kadar utanınca onu atölyeden alıp okula yazdırdı. Evde, aile için utanç verici görünen bu yılların konusu hiç açılmadı, yazarın kendisi de yıllar sonra dahi bu durumdan en yakın arkadaşlarına bile bahsetmedi.

Dickens, notlarında şöyle yazıyor:

“Hayatımın bu dönemlerine perde çektim ve bu zamana kadar bu perdeyi kimse için, eşim için bile kaldırmadım. Civardaki bütün sokaklar yeniden inşa edilene kadar, zavallı bir işçi olarak çalıştığım yerleri görmeye cesaret edemedim. Yıllar sonra, Warren’ın ayakkabı boyası dükkânının önünden geçmem gerektiğinde, geçmişimi hatırlatan o kokuyu duymamak için caddenin diğer tarafından yürüdüm. Büyük oğlum konuşacak yaşa gelmişti ve ben hâlâ çalıştığım depodan eve giden yolda yürürken gözyaşlarıma hâkim olamıyordum.”

Kaynak: Etkin Yayınevi

Çok Okunanlar

Facebook'ta Mesele