Yumruğunu hiç aşağı indirmedi: Vedat Türkali - Mesele 121

İyi ki doğdun...

“Bu ülkedeki tüm halklar özgür olmadıkça, demokrasi gelemeyecektir” diyen Abdülkadir Pirhasan ya da sanat dünyasındaki adıyla Vedat Türkali, 13 Mayıs 1919’da doğdu. Bu dünyadan göçtüğü güne kadar yumruğu hep yukarıdaydı.

Vedat Türkali 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra Maltepe ve Kuleli askeri liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1944-1950 yılları arasındaki ağır baskı döneminde devrimci sanat çevrelerinde ilk kez, el altında dolaştırılan gizli şiirleriyle, özellikle “İstanbul” şiiri ile, tanındı. Şiir yazmayı gizlilik döneminden sonra düştüğü hapishane günlerinde de sürdürdü. Bütün şiirleri Bekle Bizi İstanbul (Eski Şiirler Yeni Türküler) 1979 yılında yayımlandı.

1951’de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra şiirden sinemaya ‘geçişini’ şöyle anlatıyordu: “Cezaevinden çıktığımda karnımı doyurmak için bir arkadaşımla kitabevi açtık. Ama olmadı para kazanamadık. Sinemayı çok seviyorum, baktım iyi bir şair olamayacağım, senaryolar yazmaya başladım… Gece sabaha kadar yazıyorum, yazdığım sayfaları kapı altına bırakıyorum, gelip alıyorlar o sahneler çekilirken ben yenisini yazıyordum…

40’ın üzerinde senaryo yazdı ve üç filmin yönetmenliğini yaptı ama Atilla Keskin’in aktardığına göre en sevdikleri “Karanlıkta Uyananlar” ve “Otobüs Yolcuları”ydı. Senaryolarını Vedat Türkali takma adıyla yazıyordu.

Film alanındaki emekleri günümüz Türk sinemasında seçkin bir yer tutar. Geniş izleyici yığınlarını da saran bu çalışmaların, genç Türk sinemasının oluşum ve gelişiminde etkin bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Bu Gemi Nereye (1985) adlı düzyazı, söyleşi ve soruşturmalarından oluşan kitabı, Türk Sineması üzerine araştırma yapacaklar için kaynakça niteliğindedir. Önsözlerinde Türk Sineması’nın yapısı ile ilgili önemli açıklamaları içeren iki senaryo kitabı vardır: Üç Film Birden (1979; Bedrana, Kara Çarşaflı Gelin, Analık Davası)  ve Eski Filmler (1984; Otobüs Yolcuları, Karanlıkta Uyananlar, Güneşli Bataklık, Umutsuz Şafaklar).

Yazdığı dört tiyatro oyunu, ulusal gelenek ve değerlere dayanan oyunlar olarak;  özgün öncü nitelikler taşır; ikisi türkülerle işlenmiş epik yapıdadır. 141. Basamak, 1970’de Ankara’da sergilendi. Bu Ölü Kalkacak, 1976 yılında İstanbul Belediye Şehir Tiyatrosu’nda sergilenirken yasaklandı. Dallar Yeşil Olmalı, 1985’te yayımlandı. Yazdığı son tiyatro oyunu olan Şeytanın Kaşık Oyunları (2000) deprem konusunu işlemektedir. Bu dört tiyatro oyunu, Tiyatro Oyunları adıyla Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. 

> Ayrıntı Yayınları, 752 s.
> Satın almak için

Bir Gün Tek Başına’da aydın bunalımını anlattı

 1974 yılında yayımlanan ilk romanı Bir Gün Tek Başınada 27 Mayıs askeri darbesi öncesindeki Türkiye aydınlarının bunalımlı çıkmazını sergiler. Bu roman sanatsal ve yazınsal görüşlerinden ödün vermeden sinematografik özelliklerin yazına aktarıldığı üstün başarılı bir yapıt olarak heyecanla karşılanmıştır.

Vedat Türkali, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Barış Derneği yöneticilik ve üyeliklerinde bulundu. Aydınlar Dilekçesi ve Barış Derneği davalarından yargılandı. İkinci romanı Mavi Karanlık ağır koşullarda aydınlar arası hesaplaşmaya dayanan umutsuz bir sevi romanı olarak 1983’te yayımlandı.

> Ayrıntı Yayınları 608 s.
> Satın almak için

 En sevdiği romanı: Yeşilçam Dedikleri Türkiye

 Üçüncü romanı Yeşilçam Dedikleri Türkiye (1986) için Türk romanında bir dönüm noktasıdır denebilir. Bu yapıtında da Türkali, okuyanları bir tarih parçasının karmaşasındaki Türkiye’nin çelişkilerle yüklü acı tatlı serüvenini bölüşen tanıklarıyla yüz yüze getiriyor.

Mustafa K. Erdemol Birgün gazetesindeki yazısında Türkali’nin romanları arasında en çok bu romanını sevdiğini şu sözlerle anlatıyordu:  “Ama Kadir ağabey romanları arasında en çok Yeşilçam Dedikleri Türkiye’yi sevmiştir. ‘Keşke adından söz etmeyecek kadar hakkını yemeseler öldüğümde’ der demez, ‘bırakın artık şu ölüm meselesini, aslan gibisiniz Kadir ağabey’ dediğimde ‘yahu ölmekten hiç hoşlanmıyorum. Öleceğim de yok şu sıralar, ama benden sonra Yeşilçam Dedikleri Türkiye’nin boynu bükük kalmasın’ demişti gülerek.”

1990’da yayımlanan Tek Kişilik Ölüm, gerçek kişilere ve gerçek olaylara dayalı bir dönem romanıdır.

TKP tarihi ve eleştirisi: Güven

Daha sonraki on yıl boyunca Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi niteliğindeki, İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği Güven (2005) adlı iki ciltlik romanını yazar. Bu romanı rahat yazmak için 10 yıl Londra’da kalır. İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği “Güven” yazarın kültleşen eserlerinden biri haline gelir. Kitapta 1930’lu yılların sonundan, çok partili hayata hazırlanan Türkiye’de, 1945’in sonlarına kadar; sanattan parti siyasetine, eğitimden ticarete, dinden iktidar erkine ülkenin bir tür siyasi ve beşeri haritasını verir. 30’lu yılların sonunda, savaşa karşı olan sosyalizm yanlısı gençlerin TKP’yi aramaları serüvenine odaklanır. TKP’nin tarihini yazma ve yer yer eleştirisine de yönelir.

Komünist (2001) adlı bir anı kitabı vardır. Bu kitap çocukluğundan ve tutuklanma sürecine kadarki yaşamından kesitler içerir.

2004 yılında yayımlanan ve ayrıksı bir aşkı anlatan Kayıp Romanlar adlı romanı ise ’90’lı yıllar Türkiye’sini, siyasi sürgünden ülkesine dönen emekli bir doktorun gözünden anlatır. Bir İstanbul romanıdır ancak romanın akışı İstanbul’dan Diyarbakır’a, oradan da İsviçre’ye kadar uzanır.

Yalancı Tanıklar Kahvesi (2009), 12 Eylül’e giden süreçte geçer. Kökleri o yıllara dayanan ve ağırlığını günümüzde çokça hissettiren toplumsal ve siyasal gelişmeler, çatışmalar, toplumsal güç olarak din ve sendikalaşmalar gibi konuların ve olayların sağlam bir fon oluşturduğu roman, 12 Eylül darbesine doğru giderken, kahramanlarının hayatları üzerinden farklı bir bakış açısı getiriyor.

Önce film ve daha sonra 80 bölümlük TV dizisi olarak oldukça ses getiren Fatmagül’ün Suçu Ne? 2011 yılında roman olarak yayımlanmıştır.

Ermeni meselesi ve Kürt sorunu Türkali’nin yazın dünyasında önemli bir yere sahiptir.  Bitti Bitti Bitmedi (2014) romanında Ermeni meselesine eğilen yazar, Kürt sorunu ile ilgili görüşlerini Özgürlük İçin Kürt Yazıları (2002), Özgürlük İçin Kürt Yazıları 2 (2014) adlı kitaplarında anlatır.

Bunların dışında düzyazıları, söyleşileri, savunmaları Tüm Yazıları Konuşmaları (2001), Tüm Yazıları Konuşmaları 2 (2014) adlı kitaplarda toplanmıştır.

2007 yılında, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılması gündemdeyken, destek amacıyla geldiği partinin grup toplantısında “Artık laf bitti. Aslında yapması gerekenleri yapmayanlar, insanlığa karşı inat ediyor” dedi.

2010 yılında ise dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yazar ve gazetecilerle hükümetin “demokratik açılım” adını verdiği süreci görüştüğü kahvaltılı toplantısına katılmayı reddetti. Ona bir mektup yazdı. Mektubunda kendini şöyle tarif ediyordu: “Ben 91 yaşında, Marksist-Leninist bir roman yazarıyım; yılların yazı-sinema emekçisiyim. Türkiye’nin en eski proleter devrimci Partisinin, Türkiye Komünist Partisi’nin bugüne kalan birkaç üyesinden biriyim.”

Türkali bu mektubunda, Kürt sorunu çözülmeden demokrasi sorununun çözülemeyeceğini vurguladı ve “Ezilen bir halkın gerçek temsilcilerini dışlayarak, tutuklayarak, saldırarak, dağa çıkmak zorunda bırakılmış gençlerini yakarak bu temel, yaşamsal sorunumuzu kimse çözemez; ülkeye demokrasi getiremez” dedi.

Komünist Abdülkadir Pirhasan, daha çok bilinen adıyla Vedat Türkali, 29 Ağustos 2016’da 97 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Yaşamının son günlerinde tekerlekli sandalyesinde ve yumruğu havada en çok şu sözleri yineledi: “Kürtler, Ermeniler, Rumlar bu ülkedeki tüm halklar özgür olmadıkça, bu ülkeye demokrasi gelemeyecektir.”

Cenazesinde de direnmeyi öğretti

Türkali’yi uğurlamak için cenaze törenine katılan binlerce kişinin yürüyüşü polis tarafından engellenmeye çalışıldı. Ama onun yoldaşları, tüm engelleme ve saldırılara karşı direnerek defnedileceği mezarlığa doğru kilometrelerce yolu yürüyüp, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde onun da görmek isteyeceği şekilde İstanbul sokaklarında hem barışın hem direnişin sesini yükseltti.

Yazarından sinema emekçisine, Barış Anneleri’nden emekçilere, kadınlara, gençlere, halklara ve inançlara, Türkiye’de barış, emek, adalet ve eşitlik mücadelesi verenleri bir araya getiren Türkali’nin cenazesine katılanlar, O’nu “halkların ve barışın dostu” olarak uğurladı.

Türkali’nin cenazesinde konuşan HDP’nin o dönemki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Onurlu barış için çok büyük emekleri vardı. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde uğurluyoruz. Bizlere bıraktığı miras bizim için talimattır. Ülkemizde barış onun gibi düşünenler tarafından getirilecek” demişti.

Kaynaklar: Ayrıntı Yayınları, Birgün ve Yeni Yaşam gazeteleri