Toker: İhalelerde istisnalar kural oldu - Mesele 121

Türkiye

Gazeteci Çiğdem Toker, yeni kitabıyla, kamu kaynaklarının belli ellere transferini gözler önüne seriyor. DW Türkçe, Toker ile devletin en kolay kaynak transfer aracı olan kamu ihalelerinin nasıl yapıldığını konuştu.

Türkiye'de on yıllık bir süre zarfında, kabinedeki bakanların, gazete haberleri üzerine şirketlerdeki hisselerini devrettikleri yıllardan, şirket sahibi beş bakanın kabinede yer aldığı ve bu durumun olağan sayıldığı bir döneme gelindi. Kamu yararı, kamu çıkarı ya da yolsuzluk gibi kavramların eski ağırlığını yitirmesi, muhalif kesimin en sık dile getirdiği eleştirilerden. Gazeteci olarak bu sürecin en yakın tanıklarından biri ise Çiğdem Toker. 30 yılı aşkın bir süredir Ankara’da gazetecilik yapan Toker, mevcut durum için “Bunun ne kadar sorunlu bir durum olduğunu tartışacak bir zemin ve ortam yok. Bu sorunun tartışılmasını beklediğimiz medya, zaten bu ihaleleri alan şirketlerin patronajında” diyor.

> Çiğdem Toker
>Tekin Yayınevi, 296 s.
> Satın almak için

Kamu Özel İşbirliği, Yap-İşlet-Devret ve kamu ihalelerindeki usulsüzlüklerle ilgili sayısız haber ve makale yazan Toker, kamu ihaleleriyle ilgili bilgi ve belgeleri şimdi bir kitapta topladı. Toker, 13 Kasım’da çıkan "Kamu İhalelerinde Olağan İşler” adlı kitabında, Kamu İhale Kanunu'nun 21/b maddesine göre deprem, afet, salgın gibi istisnai hallerde ve ivedilikle yapılması öngörülen ihalelerde kullanılan davet yönteminin (“pazarlık usulü”), neredeyse tüm ihalelerde tercih edilir hale gelmesindeki nedeni ve sonuçları ortaya koyuyor. Evrensel gazeteciliğin temel paradigması olan “kamu yararından” hareketle yazılan kitapta, kamu kaynaklarının belli ellere transferi gözler önüne seriliyor.

DW Türkçe, Toker ile, devletin en kolay kaynak transfer aracı olan kamu ihalelerinin nasıl yapıldığını konuştu.

Her iktidar, belirli sermaye çevrelerine kamu kaynağı transferi yapar. Geçmiş iktidarlar döneminde de benzer durumlara şahit olduk. AKP iktidarını diğerlerinden farklı kılan nedir?

Şu anki iktidar başa geldiğinde 2003’de yürürlüğe giren Kamu İhale Kanunu (KİK) yepyeni bir kanundu. Bugün o yasada ne kadar çok değişiklik yaptıklarını yürürlükteki Kanunlar Külliyatı’nda görebilirsiniz. Orada upuzun bir liste var. O liste aslında nepotizmin belgesi. İstisnalar kurala dönüştürüldü, yasada kurallara bağlı kalmadan, ihale yapmayı kolaylaştıran sayısız değişiklik yapıldı. En belirgin fark, mevzuattaki, zamana yayılan, nicelik ve niteliksel değişiklikler sayesinde kamu kaynaklarının iktidara yakın şirketlere transferidir.

Bir de 18. yılına giren iktidarın ömrü de bunda etken. Süre uzadıkça kamu yararına aykırı uygulama ve yapılan transferler de artıyor. Kaynak transferi için KİK’e tabi olmayan özel yasalar getirildi, yollar icat edildi.

Ne tür özel yasalardan bahsediyorsunuz?

Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri için ayrı kanunlar çıkarıldı. Yap-İşlet-Devret yasası değiştirildi. Şehir hastaneleri, altyapı yatırımları, köprüler, havalimanları bunlarla yapılıyor. Bir, iki yıllık değil, 20 yılın üzerinde hem çok büyük kaynak transferi hem de bütçeyi ipotek altına alan projelerden söz ediyoruz. Bu sözleşmelere bu çağın "kapitülasyonları" diyorum.

İflas etmiş modeli ithal ettik

İngiltere’de 1980’li yılların başında Thatcher döneminde uygulanan ve büyük altyapı yatırımlarında kullanılan KÖİ yönteminden vazgeçilmişti. Başarısızlığı kanıtlanmış bir model neden Türkiye'de tercih ediliyor?

Bu modelin yanlışlığı, birkaç yıl önce çok net görüldü ve özeleştiri de yapıldı. Avrupa Sayıştayı'nda bu konu incelendi ve raporlaştırıldı. İflas etmiş bu model, bizim gibi kategorik adı gelişmekte olan ülkeler diye anılan, gelir dağılımının bozuk olduğu ülkelere ihraç edildi. Kendi ülkelerinin bütçelerinde büyük hasara yol açan bir modeli Türkiye’ye ihraç ettiler. 2006’dan başlayarak, burada bir dizi toplantılar yapıldı. Dünya Bankası bir oyun kurucu olarak bu modelin fikrini yaydı. Bu, finansmanıyla, medikal pazarlama ayağıyla, bankasıyla, tahkimiyle bir küresel sermaye projesi. Ama milletin cebinden beş kuruş çıkmayacak diye tanıtıldı. Hazine garantörlüğünü esas alan, bunun için kanunlar çıkarttıran, çıkan kanunları beğenmeyip yeniden düzenlettiren bir sistem. Yasama organı bu sistemin yürümesi için araçsallaştırılmıştır ve bu, bugünün hikayesi değildir. Bu araçsallaştırma, iktidarın "altın dönem” denen yıllarında başlamıştır.

“Kötücül hukuk mühendisliği”

Kanun ve uygulayıcısı olan Kamu İhale Kurumu'nun, kamu kaynaklarının usulsüz ve denetimsiz aktarımında kilit rol oynadığı görünüyor. İktidar ilk olarak bu kilit rolü ne zaman, nasıl fark etti ve nasıl bir müdahalede bulundu?

İlk kurulan sistemi bozan en önemli faktör, Kamu İhale Kurumu’nun konumlanma biçimi oldu. Kurum, 2008’e kadar, basındaki haberleri ihbar kabul edip, savcılık benzeri bir görevle kendiliğinden devreye girip, inceleme yapabiliyordu. Bu yasayla beraber kurum da Avrupa standartlarında özerk bir model olarak kurgulanmıştı. Fakat, 2006’da genç nesillerin çok hatırlamayacağı Ali Dibo skandalını meslektaşımız Şükrü Küçükşahin Hürriyet’te yazdı. Ali Dibo, kısaca, iktidar partisiyle resmi bağlantısı olan kişilere dağıtılan, ihale skandalıydı. O dönem, KİK bugün hayal bile edilemeyecek bir şey yaptı, gazetelerdeki haberler üzerine ihale dosyalarını inceledi ve usulsüzlükleri Resmi Gazete’de ilan etti. Bunun üzerine iktidarın girişimiyle Kamu İhale Kurumu'nun resen inceleme yetkisi elinden alındı. Kanunun bir maddesinin, bir fıkrasında üç kelimelik bir değişiklik, milyarlık bütçe kaynaklarının el değiştirmesi ve transferiyle ilgili çok esaslı bir politika değişikliğine yol açtı. Burada, muazzam "kötücül bir hukuk mühendisliği” var. Bu yapıldı. Yanı sıra, 2008’de kanun istisnalarıyla ilgili bir sürü değişiklik de yapıldı.

Kamu İhale Kanunu’na göre, sadece “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde” pazarlık usülü uygulanabildiği halde, bu madde kapsamında yapılan ihalelerden örnekler verebilir misiniz?

Yollar, köprüler, barajlar var. Cezaevleri yine kapsamında yapılıyor. Teknolojik altyapısı ve aciliyeti olmayan Ankara Millet Bahçesi bu yöntemle ihale edildi. Şu anda Cumhuriyet’in ilk yapılarından Atatürk Kültür Merkezi içindeki Hipodrom kalmadı. Ankara’nın göbeğinde, tescilli bir yapının kenarında Millet Bahçesi yapmanın nasıl bir acelesi olabilir? Ya da 21/b ihalesini mecbur kılacak biçimde o semti sel bastı da biz mi duymadık? Son aylarda Aydın’da Sarıçay Barajı, Gaziantep’te Gaziray. Yüzlerce milyonluk, hatta milyarlara varan ihaleler bunlar. Rekabet sağlanmadan, ilan edilmeden sessizce bitiriliyor.

İhalelerin çizdiği resim

Kamu ihalelerine bakınca, ihaleyi alan şirketler ve taşeronlarında, bir kesişme çok net görünüyor. Bu kesişmeyi nasıl okumalı?

Biz daha çok çıkan sonuçlarla ilgileniyoruz ama ortada bu sonuçların çizdiği bir resim var. O resimde, bir grup az sayıdaki firmayla, 21/b’lere katılan bir grup var. Biz bunları her ihalede görüyoruz. Bunlar her yere çağırılan firmalar. Bir de bunların taşeronları var. Bu taşeronların da daha küçük firmaları var. Oralarda da aynı isimleri görüyoruz. Bu kesişmeler, şöyle okunabilir: Bunun tamamı bir rastlantı olamaz. Eğer çok naifseniz, buna "tesadüfler silsilesi” demeniz mümkün. Bu firmaların her yerde yan yana ve iç içe olması rastlantı değilse burada kurgusal, önceden planlı olduğu belli bir sistem mimarisi var. Çıkan sonuç bize bunu gösteriyor. Burada özellikle birtakım tanıdık vakıflara bağış ile medya finansmanı görüyoruz. Bu mimarinin bir parçası olan medya finansmanının önemine gelirsek, kitapta incelediğimiz olağanüstü ihale yönteminin olağanlaştırılmasını, biz akşamları televizyonlarda, ana haber bültenlerinde izlemiş olsaydık, nasıl bir ülkede yaşardık? Soru bu aslında!

Sıralamak gerekirse, araştırmalarınız sonucunda size göre kamuyu en çok zarara uğratan ilk üç ihale hangileri oldu?

Firmalar değil ama yıllar açısından bakmak daha doğru. 2017 yılı, olağanüstü ihale yönteminin en yoğun kullanıldığı yıl. Devlet üstü kapalı olarak, hangi ihalede ne kadar tasarruf ettiğini açıklıyor. Devlet açık ihalelerde her 100 TL’de yüzde 25, pazarlık usulünde yüzde 11 tasarruf yapıyor. Pazarlık usulünde firmalar davet edildiğinden, yarışmadıkları için indirim yapmıyorlar ve sözleşme bedelleri yüksek oluyor.

Kaynak: Aslı Işık / DW Türkçe

Çok Okunanlar

Facebook'ta Mesele