Redd-i Nisyan - Mesele 121

CHP’nin Adalet Yürüyüşü, solda hemen iki eğilimi belirginleştirdi. Biri cepheden reddetme; diğeri ise koşulsuz destek. Bana göre her iki eğilim de, birbiriyle simetrik bir bakış açısının ürünü. Çünkü her ikisinin de CHP hakkındaki analizleri aynı bakış açısından kaynaklanıyor; sistem içi bir parti olmasının yanı sıra, daha da önemlisi bu sistemin kurucu partisi olduğu bilincinden uzak, ona taşıyabileceğinden çok daha fazla misyon yüklemekle belirginleşen bir “CHP ile ilişki veya ilişkisizlik.”

Hayır Meclisleri’ne ilişkin son yazımı kaleme aldığım bugün, CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” Ankara Güvenpark’tan başladı. Rejimin gitgide derin bir krize sürüklendiği açıkça ortada. CHP’li vekil Enis Berberoğlu’nun “MİT TIR'ları görüntülerinin yayınlanması” gerekçesiyle açılan davada 25 yıl hapis cezasına çarptırılarak tutuklanması, CHP’yi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu artık işleyen bir rejim “varmış” gibi yapamayacağı bir noktaya getirmiş bulunuyor.

Geçen hafta Hayır Meclisleri’nin, Gezi Direnişi’nden bu yana mayalanan halk meclisleri/mahalle forumlarının kazandırdığı bir özörgütlenme deneyimi olduğundan söz etmiştim. “Tek Adam Rejimine Hayır” başlığı altında kurulan ortak çalışma, kazandığımız zaferin elimizden çalınması sonucunda gösterdiğimiz tepkiyle, “Meşru Değilsiniz” kampanyasıyla sürüyor. Ancak Hayır Meclisleri, kendisini bu kampanya ile de sınırlamayacak ve yoluna devam edecek.

2013’ten bu yana özgün bir durumla karşı karşıyayız. O zamana kadar ciddi bir itirazla karşılaşmamış olan AKP iktidarı 2013 Mayıs’ında Gezi İsyanı ile sarsıldı. Taksim Gezi Parkı’ndan başlayan direniş, bir gecede bütün ülkenin meydanlarına yayıldı ve iktidar polisini geri çekmek, meydanları halka bırakmak zorunda kaldı. Devletin çekildiği Taksim’de kurulan yaşam, tarihteki öncülünü bulmakta gecikmedi ve 1871’de 72 gün boyunca isyan bayrağını yükselten Paris Komünü’nün adını aldı; Taksim Komünü.

16 Temmuz bir milat değildi aslında. Uzun zamandır kulak veren bilen herkesin duyduğu ayak seslerinin kapımızın önüne kadar geldiğinin işaretiydi. 15 Temmuz darbe girişiminin “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilmesi de boşuna değildi.

1 Mayıs Emek Mücadele ve Dayanışma Günü’nde, Türkiye’de işçi sınıfı devletin gösterdiği alana sıkıştırılır ve 1 Mayıs’ın meydanı Taksim’e çıkmak isteyenler polisin saldırısına uğrayıp gözaltına alınırken, Almanya cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier bir ödül töreninde yaptığı konuşmada, dünyada demokrasinin tehlikede olduğunu, “giderek karmaşıklaşan dünyada insanların basit cevaplar ve basit dost-düşman cephelerinin özlemini çektiğini” söyledi ve otoriterliğe yönelik bu hayranlığın karşısında demokratik değerlerin savunulması gerektiğini vurguladı. “Lütfen beni yanlış anlamayın, panik yaratmak istemiyorum ama demokrasinin savunulması söz konusu olunca hiçbir zaman gereğinden fazla tetikte olmanın mümkün olmayacağını kendi acılı geçmişimizden de biliyoruz” diyerek faşizm tehlikesine dikkat çekti.

Bu yazı, hiçbir ayrım gözetmeden, #Hayır cephesinin tüm bileşenlerine bir çağrıdır. Satırlara dökülme mecburiyetini, ülkenin gidişatı için duyduğu derin kaygıdan alan bir çığlık demek daha doğru belki. Bu yüzden bu yazının, “like” alması değil, gerçekten tartışılması, bugün ülkenin dört bir yanında çoğalarak umudumuzu artıran #Hayır komitelerinde, forumlarında dikkate alınması tek dileğimdir.

8 Mart, bu ülkede eşitsizliğe, cinsiyetçiliğe karşı çıkan bütün kadınların daha güzel bir dünya için haykırışıdır. Ne yaparlarsa yapsınlar, yasaklasalar da, engellemeye çalışsalar da bu böyle olmaya devam edecek. Cin şişeden çıktı bir kez ve kimsenin gücü onu yeniden şişeye sokmaya yetmez.

Son hızla ve envai çeşit dalavereyle Meclis’ten geçirdikleri anayasa ile değiştirmeye çalıştıkları rejimin, yani parlamenter demokrasinin kökleri, bilindiği gibi Fransız Devrimi’ne dayanıyor. Kilise ile sarayın el ele vererek köleleştirdiği köylüler ve şehirlerde barbarca koşullar altında çalışan işçiler için, burjuvazinin önerdiği “yeni toplum” bir umut olmuş, soylu toprak beyleri ile son hesaplaşmayı ancak halk yığınlarının desteği ile tamamlayan burjuva sınıfı, hemen devrimin ertesinde “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” şiarını terk etmekte bir an bile tereddüt etmemişti.

İstanbul kar altında. Gözümün seçebildiği en uzak noktaya kadar her yer bembeyaz. Evgeny Grinko’dan Vals’i dinliyorum ve bu bembeyaz âleme bakıp çok bildik bir şey fısıldayan iç sesimi onaylıyorum: Bu bembeyazlık bütün pislikleri örtse ve onlar bir daha asla gün yüzüne çıkmasa… Tam bir kar-beyaz klişesi yani, ama bazen klişeler bir gerçekliğin basitçe dile getirilişi değil midir? Tıpkı o unutulmaz “Ben… Ben Yaşar Usta’yım” diyen Münir Özkul sahnesini her seyredişimizde kalbimizden boğazımıza yükselen o kadim bilgi gibi; Homo habilis/Alet kullanan insan olmanın yanı sıra bir Homo honeris/Onurlu insan olduğumuza dair o kolektif bellek.

Edebiyat dünyamızın gündeminde çok uzun zamandır Maksim Gorki yok. Oysa bir zamanlar, 12 Eylül denen kâbus ülkenin üzerine çökmeden önce edebiyatla ilgilenmeye başlayan her gencin pusulasıydı Gorki’nin kitapları. Elbette Ana başta olmak üzere, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim üçlemesini okumayana, hiçbir şey okumamış gözüyle bakılırdı.