Mesele'den - Mesele 121

Kapitalizmin krizi karşısında işçi sınıfının tüm kesimlerinin, yani kadın ve erkek işçilerin, kırda ve kentte çalışanların, işsizlerin, emeklilerin, gelecek vaadi bekleyen gençlerin ayakta kalmalarını sağlamak üzere, öncelikli, acil taleplerin formüle edilmesi bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

Son yirmi yıldır, hatta çok daha önceden beri, işçi hareketi içinde olan sosyalistlerin ve sendikacıların en sık karşılaştığı ve cevap vermekte zorlandığı soru ‘neden birleşmiyorsunuz’ biçiminde özetlenebilir. İşçilerden gelen ‘neden birleşmiyorsunuz’ sorusu, sosyalist sola ve sendikal harekete yönelik ‘ne de çok bölünmüşsünüz’ değerlendirmesinin olumlu yönde eleştirisidir. Ne çok bölündünüz yerine neden birleşmiyorsunuz? Son derece zarif ve olumlu bir yaklaşım.

ABD’nin Suriye’den şimdilik ‘çekilme kararı’ vermesi üzerine Türkiye’nin ‘Fırat’ın Doğusu’na yapacağı operasyonu ertelemesi, eski bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi. Sadece büyük medya değil, sol kesimlerde de Kürtlerin ‘hamisi’ ABD’nin çekilme kararının yol açacağı komplikasyonlar tartışmaya açıldı. Birçok sosyalist eğilim ABD-Kürtler ilişkisini yeniden masaya yatırdı.

Aralık ayının hemen başında yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya kaldık. Bu saldırı dalgası, Gencay Hocadan, Şebnem Korur ve Ayşe Düzkan’a Fatih Portakal’dan Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e uzandı.

Sarı Yeleklilerin isyanının hatırlattığı gibi, 2010 yılından bu yana Dünya’nın değişik bölgelerinde, ülkelerin kendine has dinamikleriyle bir dizi halk isyanı yaşandı. Ekonomik ve siyasal sistemin kendilerine berbat bir yaşam sunmuş olması sebebiyle Kuzey Afrika, Türkiye, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde halk hareketleri yaşanıyor. Bu düzen devam ettiği sürece de yaşanacaktır.

HDP milletvekili Erol Katırcıoğlu’nun meclis plan bütçe komisyonunda parti adına yaptığı bir konuşmada, AKP’nin devletçi politikalarını Sovyetler Birliği’ndeki Bolşeviklere, işçi iktidarına benzetti (*). Katırcıoğlu, AKP’yi Bolşevik (Rusça çoğunluk) olarak değerlendirip HDP ve kendisini Menşevik (Rusça azınlık) olarak tarif etti. Sanki Rus devriminde durum buymuş gibi...

Eşitsizlik ve baskı koşullarında yapılan 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarını nasıl ele alabiliriz? Kuşkusuz onlarca farklı açıdan ele almak mümkün. Tersinden sorarak başlayalım: Erdoğan tüm ekonomik, kolluk, medya gücünü elinde toplamışken neden yüzde 60-65 değil de yüzde 52,5’ta kaldı?

24 Haziran erken genel ve başkanlık seçimlerinin ilk sonuçlarını öğrenmemize yaklaşık 48 saat var. CHP ve HDP adaylarının solda ve toplumda yarattığı umut ve iyimser hava çok açık. Muhalefetin sağdan gelen bölükleri, Saadet ve İYİ Parti’nin de kendi mahallelerinde konsolide ettiği bir oy ve kamuoyu olduğu izleniyor.

İşçi ve emekçi kitleler büyük maddi güce sahip olsalar bile özgüvene, örgütlenmeye ve bunun siyasal bilincine henüz ulaşmamış oldukları için, seçim sathı burjuvazinin farklı kanatları arasındaki yarışa dönüşüyor. Hatta sağa karşı sağ adaylar karşımıza çıkartılıyor. Tayyip Erdoğan’ı seçimlerde alt etmenin kendisi ana hedef haline geldi. Sosyalist sol içinden Tayyip’e karşı Abdullah Gül’e bile evet demeyi savunanlar çıkabiliyor.

Başlık, ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in ‘Seçimle Gelen Krallıklar’ ya da ‘Hükümdarlar’ çalışmasından esinlendi. Profesör Duverger bir Marksist değildi. Bir akademisyen olarak, burjuva toplumunda siyasal sistemler üzerine çalışmaktaydı. Kitabını 1974 yılında yazar ve aynı yıl büyük bir ilgi çeker, Türkçe’ye de o yıl çevrilir. 

Dünyanın genel görünümü uluslararası ekonomik krizin inişli çıkışlı seyri, Avrupa başta olmak üzere sağın, bazı ülkelerde aşırı sağın seçmen desteğini artırarak iktidara gelmesi, Latin Amerika ülkelerinde gerici sivil darbeler ile Ortadoğu’da büyük devletlerin enerji sahalarına egemen olma savaşları, İslamcı terör örgütlerinin cinayetleri ve iç savaş eliyle belirleniyor.

Özgür Suriye Ordusu denilen çeteler ve Türk askeri güçleri Afrin’e girdi. Afrin’e giriş zamanı ayarlıydı. Cumhurbaşkanı iki gün önce ‘bugün Afrin’e giriyoruz’ açıklaması yapmış, ardından cumhurbaşkanlığı tarafından bu açıklama ‘kuşatma’ olarak değiştirilmişti. Demek ki, Saray’ın kurmayları Afrin’e giriş tarihini 18 Mart’a denk getirerek, bu haksız savaşa ‘milli ve yerli’ bir anlam vermek istedi. Ama tutmadı. Kimse sokağa çıkmadı. Halk bunu bir savaş kazanmanın zaferi saymadı.

Soru şudur: Yasama, yargı, yürütme ve basın kesinkes iktidarın denetimindeyken, siyasi hava ırkçı milliyetçilikle kirletilmiş, savaş halindeki ve OHAL ile yönetilen bir ülkede, siyasi iktidara karşı nasıl bir mücadele yürütülebilir, yürütülmesi gerekir?

AKP-MHP seçim ittifakının neleri içerdiğini bilmiyoruz. Görüşmeler devam ediyor. Ancak görünen o ki, buna mecburlar. 2019 seçimlerinin erkene alınıp alınmayacağı, bir yönüyle bu ittifakın sağlanmasına bağlı. Hedefledikleri yüzde 50 artı 1’i güvenceye almaktır. Bu seviyeye ulaşmaları kolay olmadığı için ittifakı genişletmeye çabalıyorlar. Büyük Birlik Partisi (BBP) ırkçı kanattan bu ittifaka dahil oldu. Apaçık olan Sağcı Cephe’nin bileşenlerini Irkçı-Cihatçı partiler ve ekleri oluşturacak. Saadet Partisi (SP) ittifaka dahil olmayacağını açıkladı.

Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) 11 Şubat’ta gerçekleştirdiği 3’üncü olağan kongresi; 1 Kasım 2015’ten bu yana polisiye vaka haline getirilmek istenen, savaşa karşı tutum aldığı için üye ve yöneticilerinin hala tutuklanmaya devam ettiği bir partinin delege, üye ve taraftarlarının güçlü bir sahiplenmesine sahne oldu.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’nin bundan önce de yayınladığı savaş bir halk sağlığı sorunudur içerli bildiri, AKP liderini öfkelendirdi. Hekimleri hedef alan ‘hain, alçak, reziller’ diye başlayıp devam eden siyasal linç, İçişleri Bakanlığı’nın suç duyurusuyla hukuki seviyeye çıkartıldı.

AKP dururken CHP’yi eleştirmek doğru olmaz denebilir. Ancak CHP’nin siyasi rolünün demokratik muhalefet odaklarının moralini bozmakta olduğunun altını çizmeden geçemeyiz. Solun, sosyalist solun liberal ve ulusalcı (tersinden liberal) eğilimlerine karşı duyarlı olmak gerekiyor. Hele de yetmez ama evet vakıasından sonra...

Reis Türkiye’yi bir savaşa sürmekten geri durmayacak. O’na OHAL yetkileri yetmiyor. Yargı hiyerarşisinin alt üst edilmesi yetmiyor. İhraçlar, tutuklamalar, yargısız infazlar, intiharlar az geliyor. Kararname hazırlamaya bile gerek olmayacak bir siyasi ortama ihtiyacı var. Tek kanun kendisi olsun istiyor. Fazla zamanı yok. O’nu belki kimse kovalamıyor ama kovalama ihtimali çok büyük, bunu iyi biliyor. İhtimalleri ortadan kaldırmak için uğraşıyor, uğraştıkça rızasını aldığı seçmen sayısı azalıyor.

İran halkı neredeyse bir haftadır mevcut yönetimine karşı ayakta.  İran’da olup bitenleri nasıl ele alabiliriz? Bu isyanın Arap Baharına benzerliğini görüyoruz. Hatta kısmen Gezi’ye de benziyor. Ancak çok daha öfkeli bir halkla karşı karşıyayız. İktidarda bulunanlar ise, Kuzey Afrika ve Türkiye rejiminden daha büyük baskı aygıtlarına sahip. Üstelik, sürekli ABD ve İsrail tehdidi sebebiyle halkın ‘düşmanlara karşı’ mobilize olma gücü var. Özellikle Devrim Muhafızları dini liderin denetiminde.

Ekim Devriminin 100’üncü yılı vesilesiyle bir dizi etkinlik, değerlendirme, kutlama gerçekleşti. Ancak bu başarılı devrimin neden bürokratik bir yozlaşmaya uğradığı benzer bir yaygınlıkta tartışılmadı. Kutladık ve bitti. Ya bugün? Ya da yarınki devrimlerin benzer bir yozlaşmaya hedef olmaması için yapılması gerekenlere dair bir değerlendirmeye ihtiyaç yok mu?

1917 Rus işçi devrimi Julyen takvimiyle 25 Ekim, Gregoryen takvimle 7 Kasım günü 100’üncü yılını geride bıraktı. Bu vesileyle çok geniş bir sol çevrede konu gündeme geldi. 100’üncü yıl sebebiyle çeşitli sempozyum, forum, toplantı, sergi düzenlendi, film, kitap, broşür yayınlandı. Kuşkusuz bütün bunlar çok kıymetli. Rus Devriminin hala bir değeri olduğuna işaret ediyor.

CHP liderinin Ankara’dan başlayıp İstanbul’da sonlandırdığı ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü, peşinden 9 Temmuz’da gerçekleştirilen kitlesel Maltepe Mitingi, son olarak 26-29 Ağustos tarihinde Çanakkale Gelibolu’da düzenlenen Adalet Kurultayı beklenenden daha fazla ilgi gördü.

Uzunca bir süredir, sağ iktidarların tamamı CHP yönetiminin uygulamalarına karşı yürütülen propagandayla hedefine ulaşıyor. Bugün bile AKP sözcüleri 1930’lu, 40’lı yılları karıştırıp her hangi bir olayı bugün yaşanmış gibi sunabiliyor ve karşılık buluyor. Tayyip Erdoğan için Kılıçdaroğlu hep bir ‘malzeme’ oluyor.

AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan, CHP liderini hedef alarak, hapiste bulunan milletvekili Enis Berberoğlu ile Kılıçdaroğlu’nun aynı suça ortak olduğunu ileri sürdü.  Bu sözler Erdoğan’ın ağzından tesadüfen dökülen cinsten değil. Yeni iktidar stratejisinin bir parçası olarak seçilerek ve bilerek söylenmiş olmalıdır.

Adalet talebiyle 420 km olan Ankara-İstanbul yolunu 25 günde yürüyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kitlesel bir finalle yürüyüşünü sonlandıracak. Yürüyüş boyunca ‘hareket’in kendisini dikkate alan sosyalist kamuoyu, çeşitli aralıklarla yürüyüşe desteğini açıkladı ve katılma çağrısı yaptı. DİSK, sendikalar arasında bu çağrıyı ilk yapan oldu. Türk-İş içinden bazı sendikalar destek verdi, KESK de katılım çağrısı yaptı.

CHP’nin Adalet Yürüyüşüne katılanlar katıldı ama sosyalist solun ana akımları ısrarla neden katılmamız gerektiğinin siyasi izahını yapıyor. Birçok mitinge, yürüyüşe katılırken bir ayrım yaparız. Bazılarına siyasi olarak katılırız, bazılarına bireysel destek veririz.

Adalet Yürüyüşü üzerine tartışıyoruz. Tartışmanın farklı tarafları var. Taraflar sosyalist. Ama mevzu devrimci, sosyalist program ve strateji değil. CHP’nin gündemini aramızda mevzu yapıyoruz. Kendi gündemimizi, yürüyüş hattımızı oluşturamıyoruz. Bu sadece acizlik değil aynı zamanda gerçek manada devrim mücadelesine, bağımsız sınıf siyasetine inançsızlık ve güvensizliktir.

CHP yürüyüşü 3’üncü gününde ve neredeyse AKP dışında yürüyüşe katılım çağrısı yapmayan siyasal eğilim kalmadı. Ancak bu yürüyüş Hayır cephesinin en geniş kitlesinde ve emekçi tabanda inandırıcı bir katılım ve karşılık bulmadı. Zaten CHP de ‘kontrollü’ bir yürüyüş planlamıştı.

CHP’li milletvekili Enis Berberoğlu’nun MİT TIR’larıyla ilgili casusluk yaptığı iddiasıyla 25 yıl hapis cezasına çarptırılarak tutuklanması üzerine CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu “adalet” talebiyle Ankara-İstanbul arasını yürüme kararı aldı. Yürüyüş Perşembe günü saat 11.00’de Ankara Güven Park’tan başladı.

İlk başlarda Hayır Meclisleri olarak kendilerini adlandıran, esas olarak İstanbul, İzmir, Ankara gibi illerde ortaya çıkan, esasını bireylerin oluşturduğu meclisler, referandum sonuçlarını gayri meşru ilan ettiler. Sokağa çıktılar protesto ettiler.

Haziran 2013 ya da Gezi’nin başlangıcı kabul edilen 27 Mayıs 2013’ten itibaren Türkiye toplumsal mücadele tarihi inişli çıkışlı bir seyir izledi. Ve herşeye rağmen AKP rejiminin sermaye sınıfının ihtiyaçlarına paralel olarak iktidarı merkezileştirip otoriterleşmesine, OHAL ve KHK rejimine rağmen gençlerin isyanı ve tepkisi sürüyor. 16 Nisan referandumunun toplum katındaki ‘Hayır’ sonucu, moral ve direnme gücü verdi (...)

16 Nisan referandumunda seçmenin tercihini belirleyen temel parametrenin “sınıfsal çelişkiler” olmadığı, “milli kimliklerin” ya da ‘Türkiye’nin bekâsı’ mevzusunun etkili olduğu ileri sürülüyor. Kuşkusuz bu değerlendirmede haklılık payı var. Ancak dikkatli bakıldığında bu değerlendirme hem olguları bize açıklamakta yetersiz kalır hem de Marksizmden, sınıfsal açıklamalardan uzaklaşırız.

Bir süre daha 16 Nisan referandum sürecini ve sonuçlarını referans vererek siyasi durum üzerine konuşmak ve yazmak adetten olacak. Referandum süreci ve sonucu gibi, 1 Mayıs 2017 süreci ve Bakırköy Mitingi de işçi hareketi ve sendikalar üzerine konuşurken referans alınacaktır.

1 Mayıs 2017 Bakırköy Mitingi

Uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, Türkiye işçi ve sosyalist hareketi açısından ayrıca öneme sahiptir. Siyasi tarih açısından önemli bir gündür. Öyle ki, 1 Mayıs’ın tarihsel anlamını gölgede bırakır. Türkiye 1 Mayıslarının kurgusuna damgasını vurur, onu sınıf siyasetinden koparır. Bir bakarsınız esas tartışma mevzu alan olur, bir bakarsınız reformizmi bırakın bir burjuva partisinin peşine takılıp gitmiştir.

16 Nisan referandumu, ‘hayır’ cephesinin başarısını, ‘evet’çi iktidar ve devletin ise başarısızlığını ortaya koydu. Tayyip Erdoğan Beştepe’de halk oylamasının sonuçlarını değerlendirirken ne dünya ne de yüzde 50’ye yakın ‘hayır’ oyu veren seçmen umurunda değildi. Onun dünyası, şimdilik yüzde 50 artı 1 desteğini sürdüren seçmen kitlesi. Sarayın bahçesinde bindirilmiş kıtalara hitap ederken, Ankara’da ‘evet’lerin yüzde 50’nin altında olması da 80 milyonluk Türkiye de, 350 milyonluk Avrupa ve 6 milyarlık dünya da onun umurunda değildi. Geleceğin ‘başkan’ adayının vizyonu ve misyonu, bütün dünyası İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya sıkışmış 25 milyon seçmenin ‘evet’ demiş olmasıyla sınırlıydı.

16 Nisan referandumuna üç gün kala, Hayır oylarındaki kararlılık Evet oylarında kararsızlık sürüyor. Yüzde 1-2’nin değil, küsüratların bile büyük anlam ifade edeceği, gerilimli bir halk oylaması günü yaşayacağımız anlaşılıyor. Anket şirketleri, sorularına Evet diyenler arasında sandıkta Hayır kullanacak seçmenlerin sayısını yüzdelerle ifade ediyor.

Altı gün sonra halk oylaması yapılacak. Sayısal sonuçların nasıl şekilleneceğini hep birlikte göreceğiz, ancak siyasal olarak ‘Hayır’ şimdiden kazanmış sayılır. Hayır tercihi AKP-MHP Bloğunu, sağ siyaseti bölmüş, solun tüm eğilimlerini birleştirmiş, Kürt siyasal hareketini ‘boykot’ tercihinden, ‘hayır’a döndürmüştür. 16 Nisan Referandumu olmasaydı, farklı siyasal bileşenlerin Hayır tercihinde buluşması mümkün olmayacaktı.

‘Bejin Na’ Kürtçe ‘Hayır Deyin’ demek. Aynı zamanda Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) referandum şarkısının ismi. Sanatçı Seyda Perinçek tarafından hazırlanan “Bejin Na” şarkısı Türkiye’nin bazı kentlerinde yasaklanmıştı. Şimdi ise, Mersin 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla Türkiye genelinde yasaklandı. Demek ki, ‘Hayır’ Kürt illerinde de güçlü bir karşılık buluyor. Aynı zamanda HDP kampanyasına saldırı için bahane oluşturuluyor.

Diğer Makaleler...