Sahne Tozu - Mesele 121

Selahattin Demirtaş’ın "Devran" kitabını sahneye taşıdıktan sonra hedef gösterilen Oyuncu Jülide Kural, “Daha özgür, barış içinde, gerçekten eşitlik içinde yaşamak gibi bir ana hedefimiz varsa bunu öncelikle demokrasiyle temellendirmemiz lazım. Devran ile birlikte küçük bir parçasını biz tetiklemiş olabiliriz. O nedenle güzel oldu bu” dedi.

Ben: Sakine merhaba, ne zamandır sesin soluğun çıkmıyordu. İyi ki tiyatroya gittik de buluştuk.
Sakine: Senin programın doluydu, tiyatro deyince benim her zaman vaktim var. Kadınlarla ilgili tiyatro oyunları görmek özellikle hoşuma gidiyor, hadi konuşalım biraz. Ama önce sen açılış yap bence.

Yazılı bir metnin (çoğunlukla romanın) filme, tiyatroya ya da müzikale uyarlanması her şeyden önce toplu bir Alımlama (Rezeption) çalışmasıdır. Yani metni ele alan rejisör metni nasıl algıladıysa öyle işler, senaryo yazarı alımladığına uygun bir dil kullanır, oyuncular kendilerine verilen rolü eserin bütünü içinde nasıl alımlamışlarsa öyle canlandırırlar. Derken bir tek kişinin, yani yazarın fantezisinden oluşan metin, birden fazla kişinin, yani sanatçının alımlamasıyla güçlenir, görselleşir.

23.İstanbul Tiyatro Festivali’nde merak ettiğim oyunlardan biri Goethe’nin Faust eserini dijital çağda yeniden düşünmek üzere kurgulanmış Being Faust-Enter Mephisto’ydu. Dünyaya dair daha fazlasını bilme, şeylerin özüne varma tutkusuyla şeytanla anlaşma yapan Faust’ın hikâyesi Benjamin von Blomberg’in uyarlaması ve Peter Lee’nin sahnelemesinde sözcüğün her manasıyla oyun olarak tasarlanmış.

Oyuncular Sendikası, “2020 yılında sansür ve engellemelerle mücadelemizi bir adım ileri taşıyoruz” diyerek “Türkiye’de Görsel, İşitsel ve Sahne Sanatları Alanında Sansürün Takibi ve Önlenmesi Projesi”ni hayata geçirdi. 2020’de uygulamaya başlanacak olan proje kapsamında, sansür ve engellemeleri daha görünür kılmak ve buna karşı birlikte mücadele etmek amaçlanıyor.

Festivalin yerli keşiflerinden biri de Sahibinden Kiralık oyunu oldu. Yıllar önce yazdığı ancak Türkiye’de oynanmasını istemediği için oyunu bunca yıl bekleten Özen Yula ile yönetmen/sahne tasarımı ve videoyu yapan Melis Tezkan ve Okan Urun, oyuncular Meral Çetinkaya, Ozan Güçlü, Yusuf Sefaoğlu, Semi Sırtıkkızıl, Zeynep Su Topal, Ertuğrul Aytaç Uşun, Cem Baza,  ışığı tasarlayan Cem Yılmazer, sesi tasarlayan Ömer Sarıgedik, kostüm ve dekor asistanlığını yapan Ünal Bostancı sanki yıllardır bu oyunda buluşmayı bekliyorlarmış gibiydi.

Devlet Tiyatroları İstanbul sahnelerindeki Karmakarışık isimli İngiliz komedisini izlemek üzere koltuğuma oturdum.
Bu kez, en ön sıradayım, A sırası koltuk 5; güzel…
Oyun dekoruyla aramda birkaç adım var, ha desem sahnedeyim yani.
Böylesi zor bulunur Hind kumaşı!
"Arka sıralar da olmak da vardı, şimdi" diye kendimle hasbi geçiyordum.
Diyelim ki, 5.sıradasın, oturdun, sağındaki cep telefonu açtı, instagrama bakıyor.
Öndekinin cebi de açık, o da face’de geziniyor. 
Mesaj yazanı, dolar piyasasına bakanı, arada sahnenin fotoğrafını çekeni, utanmadan videoya alanı, hepsi bir arada…
Bir keresinde fısıldayarak telefonla konuşanı dahi görmüştüm...
İşte bu kez koltuk aralarında yanıp sönen ekran ışıklarına takılmadan rahat rahat oyun izleyebilecektim.
Mâkus talih beni ve sahnedeki oyunculardan Erkan Taşdöğen’ı yakalamakta gecikmeyecektir; heyhat!
İşte hikâyesi:

İKSV tarafından 13 Kasım-1 Aralık tarihlerinde düzenlenen 23. İstanbul Tiyatro Festivali perdelerini kapadı. Gösterimleri kadar ücretsiz yan etkinlikleri de büyük ilgi gören festivali 23 bine varan tiyatrosever takip etti. 

Türkiye’de ve dünyada bir ilk olması, özgün yapısı ve hedefleriyle dikkat çeken Tiyatro Kooperatifi, 11 Kasım’da birinci olağan genel kurulunu gerçekleştirdi. Kurulda yapılan oylama sonucunda; kooperatifin yeni yönetim kurulu başkanı Iraz Yöntem, başkan yardımcısı Yeşim Özsoy oldu. Yönetim kurulu üyeliklerine ise Mert Fırat, Ersin Umut Güler ve Muharrem Uğurlu seçildi.

80’lerin ortalarında BÜO’da birlikte tiyatro yapmış, aynı sahnenin tozunu yutmuş isimlerden oluşan bir grup Boğaziçili oyuncu, yıllar sonra bir araya geldi. Yeniden tiyatro yapmaya başlayan BÜO’lular ile birlikte aynı zamanda İstanbul sanat hayatına Art Niyet adıyla yeni bir tiyatro ve gösteri sanatları topluluğu da katıldı.

Geçen akşamların biriydi: Oyundan çıkıyoruz; Fransız Sainte Pulcherie Lisesinin İtalyan Sahneli salonundan...
“Çıkıyoruz”, dediğime bakılınca birlikte olduklarım bulunuyor.
Gerçi 40-50 kadar biletli izleyici de çıkıyor oyun bitiminde, orada kalacak halleri yok ya; Çukurlu Çeşme Sokağına ve oradan İstiklal Caddesine karışıp kendi hayatlarına devam etmek üzeredir herkes...
Birlikte tiyatro izlemeye gittiğimiz ekip Mesele Kitap derginin eski kadrosu; şimdiki mesele121 adresinde web yayını sürdürenler...
Aslı ve Kemal Sarıoğlu’yla ben.
Oyunun adı Zabel!
Sibel yani; Ermenice...
Çıkışta hep yaparız ya, birbirimize soruyoruz:
“Oyunu nasıl buldunuz?” 

Müzikli oyun Hep Sonradan ikinci sezonuna Ahmet Kaya’nın doğum günü olan 28 Ekim’de Uniq Hall’de başlıyor. Bir sürgün hikâyesi olan Hep Sonradan Kardeş Türküler’in canlı olarak seslendirdiği Ahmet Kaya şarkıları eşliğinde sahneleniyor.

Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun Kadıköy Belediyesi desteğiyle düzenlediği 4. Kadıköy Tiyatro Şenliği başlıyor. Bu yıl kaybettiğimiz usta tiyatrocu Enis Fosforoğlu anısına gerçekleşecek şenlikte 17 yetişkin oyunu, 5 çocuk oyunu 12 Seminer ve atölye yer alıyor.

İlki geçtiğimiz yıl 13-21 Ekim tarihleri arasında düzenlenen Van Tiyatro Festivali bu yıl ikinci kez perdelerini açıyor. Tiyatro Mencel tarafından “Hakikat sahnesinde sen de bir replik söyle” temasıyla gerçekleştirilen festival, 10 Ekim’de Zargotin Zargotin E adlı oyun ile başlayacak.

Bir deliyle tanıştım; tiyatroda...
Oyuncuydu yahut deliyi oynamak üzere kulis odasında provasını yapan bir “deli oyuncuydu.”
Orası, delinin oynadığı yer eskiden bir su dağıtım deposuymuş; Kadıköyü’nde.
Sonradan tiyatroya çevrilmiş.
40 m2'lik diyebileceğim o küçük mekânı bir oda tiyatrosuna çevirmek çabası da tiyatro severlere ait bir tür delilik aslında ama ben bunu işitince tiyatrocumuzun yüzüne vurmadım.
Ne de olsa bir Deli idi, ne olur ne olmaz...
Baştan sona, pek çok ayrıntıyı tasarlayarak bu mekânı bir seyir yerine çevirmiş, Togay ve Damla Kılıçoğlu çifti.
Gittik, Erasmus’un Deliliğe Övgü eserinden yorumlanarak uyarlanmış tek kişilik bir gösteriyi izledik, deliliğin yüceliğini bir kez daha gördük.

Altkat Sanat Tiyatrosu, Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserini sahneye taşıdı. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Teşvik Ödülü desteğiyle Müge Saut tarafından uyarlanan oyun 12 Ekim’de Altkat Sanat’ta prömiyer yapacak. Oyun ekim ve kasım aylarında Anadolu turnesine çıkacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından verilen Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'nün 2019 yılı sahipleri belli oldu. Başvuru yapan topluluklar arasından Tiyatro D22, Bam İstanbul ve Tiyatro BeReZe 2019 yılı Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'ne değer görüldü.

Amatör tiyatro yaşamı 12 yıl önce başlayan ve uzun yıllardır profesyonel olarak tiyatro yapmaya devam eden feminist sanatçı Esmeray “Sanatın ve tiyatronun insanlar üzerinde yarattığı büyülü etki, tiyatroyu benim için vazgeçilmez kıldı” diyor. Son oyunu sahneleyebilmek için başlattığı kampanyaya destek bekliyor.

Bir sahne sanatı örneği: The Vagina Monolog!
“Number 1” dedikleri gibi Batıda feminizmin en başta gelen anlatılarından biridir.
Tek kişilik tiyatro gösterisi olarak yazıldı.
Amerikan tiyatro tarihinde geçen yüzyılın en başta gelen 25 eseri arasında yer aldı.
Türkçeye 2006’da çevrilmiştir; Pegasus Yayınları basmış.
Türkçe karşılığıyla söylemesi, çevirmesi bile zor.

Zülfü Livaneli’inin aynı adlı romanından “Leyla’nın Evi” oyunu 24 Mayıs’ta son kez seyirci karşısına çıkacak. 9 yıldır sahnelenen oyunun yönetmeni Nedim Saban, “Bazı koşulların zorlaması nedeniyle, gelecek yıl üzülerek de olsa repertuvarımızda yer alamayacak gibi görünüyor” dedi.

Göç kelimesi her zaman negatif bir çağrışım yaratır. Görseldir. Görselin içinde ait olduğu mekandan -kendi isteminden bağımsız- ayrılan insanın resmi vardır. O resme dikkatli baktığınızda göç edenin korkularını, kaygılarını, bir mekandan uzaklaşıp öteki mekana yaklaşırken yaşadığı bilinmezliği farkedersiniz.

Şatonun Altında; saçları başları darmadağınık, dudakları kurumuş, yamuk yumuk bedenleri ile günümüzde üzerimize üzerimize akan ‘güzellik’, norm beden dayatmalarını yerle bir eden iki bufon cadı ile karşılıyor, bizi. Öyle kadın, cadı karışımı bir şeyler ki; bu bedenleri kafamızda bir yere oturtamıyoruz; hani kutsal diye sarıp kapatsan sarılmaz; ‘güzellik’ diye sergilesen sergilenmez. Bu halleriyle kadın bedeninin üzerine eklemlenmiş bütün normları alaşağı ediveriyorlar. Norm değiller, güzel değiller, akıllı da deli de değiller… Tuhaf ve irrite ediciler… Bunlar yaşanmış tüm zamanlardaki şatoların altından, ortaçağda yakılan cadıların küllerinden sahneye fırlamış cadılardır: May ve Poe.

Balat’ta, şimdi neredeyse virâneye döndü dönecek gibi görünen, fakat içinde yüz otuz sekiz yıllık talebe ruhu barındıran metruk bir okul var.
Yoakimyon Rum Kız Lisesi!
20.yy başlarında beş yüzden fazla İstanbullu Rum kızına eğitim veren lise, 1980’lerin ortasında talebe bulamaz olunca, kapatılmış; lodosa, farelere, rutubete terk edilmiştir.
Sonra tiyatroda deneyim ve yenilik peşinde koşan bir grup idealist sanatçı ve entelektüel tarafından keşfedilmiş.
Orası üç yıldır tiyatro sahnesidir.
Yoakimyon’u kiralayan bu tiyatro âşıkları mekânın ruhunu bozmadan, tek bir çivisine ilişmeden, olabilecek en yeterli bakımla binanın kapısını seyirciye o zamandan beri açıyor.
Balat Monologlar Müzesi adını almış eski Rum Kız Lisesinde, sekiz sınıfta eşzamanlı birer oyun ayakta izleniyor; tek kişilik oyunlar...

Tiyatro empati kurmanın öğrenildiği yerdir.
Tiyatro; İnsanı anlamak için insanın insana oyun oynadığı yer...
Homo Ludens’tir insan, oynayan tek canlıdır.
Hiçbir kedi köpek kendi cinsini taklit etmez; insan eder ama...
İnsanın taklit gücü tiyatroda anlaşılıyor, en iyisinden...
Eğer tiyatromuzun usta ismi Nedim Saban’ın yönettiği Süper İyi Günler başlıklı oyuna giderseniz, empatiyi ve taklidin yapılan taklidini izleyip Christopher’la tanışırsınız.
Otizm ~ Asperger Sendromuyla yaşayan 16 yaşındaki Christopher’ın taklit edeceği kimse yok; o kendini yaşıyor, kendi taklidini yapabiliyor sadece...
Ondan başka herkes bir başkasını taklit edebilirken, elinden geleni sadece ve mutlak olarak bu kadarı!

Bir tiyatro sahnesinde, oyuncular, eseri kendileri için oynuyorsa, bundan iyisi Şam’da kayısı!
Ne oyunlar, piyesler, operalar ve operetler izledik; oyuncu vazifesini yapmaya gelmiş memur gibiydi.
Ne çok tiyatrolar seyrettik, oyuncusunun samimiyeti gözlerinden okunuyordu.
İşte o oyunlar ki, sahneye çıkan ¨teyatoracılar¨ seyirciyi âdeta unutup oyunu baştan sona kendilerine ait zevk-û sefa için temsil eder.
Zaten tiyatro dediğin iki kalas bir heves, değil midir?
Vallahi öyledir.
Son zamanların heves dolu oyunlardan birisi de, Devlet Tiyatrosu’nun mahir ve marifetli, kabiliyetli ve hazırcevap oyuncularının eseriydi; gittik, izledik:
80 Günde Devr-i Âlem!

Handan: Kaç yıldır birlikte tiyatroya gidiyoruz, eleştirmenlerle oyun seyrederken yarı eleştirmen oldun neredeyse. Yaptığın yorumları başkaları da duysun istiyorum bazen. Bu sezon gittiklerimiz arasında konuşmak istediğin var mı?

Sahnede bir parça soğan, demir yığını ve gaz bulutu. Ellerinde bavullar her ân gitmeye, yola çıkmaya hazır, kaygılı, telaşlı, korkulu insanlar. Sokakları tanınmaz, acılı, kaotik bir yere çeviren şu bitmez gaz bulutu ve çatışmaların içinde direnenler, yine aynı insanlar. Yerlere saçılmış, her ihtimale karşı ceplerde saklanan soğanlar sadece göz yaşartıcı gazın değil hayatın tüm acısını dindiren bir panzehir, bir direniş silahı. Demir kafeslerden kurulmuş, sınırları baştan çizilmiş, kapalı, kasvetli bir dünya burası. Bu dünyanın içinde gezinen türküler, ninniler, bir annenin yıllar süren çilesi, kırmızı yün örgüsü. Peki, bu gaz bulutunun içinde bir başka dünyanın, “baştan, yeni bir hayatın” imkânı var mı?

Türk Tiyatrosunda müzikallere sıkça rast gelinemiyor.
Bir tiyatro sezonunda, bazen, yeni bir müzikal sahnesi kurulmamış bile bulunuyor hatta eskilerden tekrar edileni dahi görülmüyor.
Yıllardır Lüküs Hayat operetine hasret kaldığımızı sitemle duyuralım; bu arada...
Müzikalin yapım süreci, tekniği, sahnelenmesi zor olduğundan mıdır nedir, bu bilinmez; tiyatro kuramcılarına söz düşer!
New York’da Broadway, Londra’da Piccadily, Paris’te Macau, Moskova’da Teatralnaya Ploschad tiyatro bölgelerinde müzikalden geçilmiyorken, Türkiye’de [Taksim’de?!] yılda bir iki müzikal gösterime çıksa, bize bayram havası...
Sezon neredeyse müzikalsiz geçiyor derken yeni yapılmış hârika bir müzikal oyun tiyatro-severlerin yüreğini hoplattı:
“Felâtun Bey ile Râkım Efendi”

Türkiye’nin en güçlü sesleri arasında yerini almış sanatçı Ahmet Kaya’nın hem eserlerinin hem de yaşamından kesitlerin yer aldığı müzikli tiyatro oyunu ‘Hep Sonradan’ için geri sayım başladı. ‘Hep Sonradan’, Paris’te sürgünde yaşayan Salih’in, hastalığından dolayı çocukluk arkadaşı olan Ahmet Kaya’yı ve müziklerini unutmama, hatırlama çabası üzerinden çarpıcı bir hikayeleştirme ile sahnede olacak.

Hâlâ kadınları konuşuyorlar. Cinayete kurban gidenleri, hamileyken sokağa çıkması ayıp karşılananları, pembe otobüse binmesi gerekenleri, eski eş-sevgilinişanlı tarafından öldürülen, faillerinin cezasız kaldığı kadınları, anne olmaları gerektiğini, ne giyip ne giymeyeceklerini konuşup duruyor erkekler. Kadınlar da kendilerini konuşuyorlar; sokakta, sahnede, internette, konser salonunda ve daha nice yerde.

Broadway müzikallerini Türkçeye kazandırmak, Türkçe söylemek zor iş!
Her şeyden evvel Amerikan esprilerine dil döndürmesi zor...
Mesela, oyunda olur olmaz, soğuk ve rahatsız edici gülen bir karakter var, “Kahkahaya çalışıyorum” diyor; bu şakanın Amerikan kültürü dışında bilinmesi güçtür.
Bu güçlüklere karşın iki Amerikan tiyatro yazarının kaleminden çıkmış bir müzikal, İstanbuL’da kendi sahnesi olmayan, göçebe kalmış Devlet Tiyatrosu elinde gayet güzel sahnelenmiştir:
Günün Çorbası bu yılın en iyi müzikalidir; sahi başkası da var mıydı?

Diğer Makaleler...

Çok Okunanlar

Facebook'ta Mesele