Sahne Tozu - Mesele 121

Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun Kadıköy Belediyesi desteğiyle düzenlediği 4. Kadıköy Tiyatro Şenliği başlıyor. Bu yıl kaybettiğimiz usta tiyatrocu Enis Fosforoğlu anısına gerçekleşecek şenlikte 17 yetişkin oyunu, 5 çocuk oyunu 12 Seminer ve atölye yer alıyor.

İlki geçtiğimiz yıl 13-21 Ekim tarihleri arasında düzenlenen Van Tiyatro Festivali bu yıl ikinci kez perdelerini açıyor. Tiyatro Mencel tarafından “Hakikat sahnesinde sen de bir replik söyle” temasıyla gerçekleştirilen festival, 10 Ekim’de Zargotin Zargotin E adlı oyun ile başlayacak.

Bir deliyle tanıştım; tiyatroda...
Oyuncuydu yahut deliyi oynamak üzere kulis odasında provasını yapan bir “deli oyuncuydu.”
Orası, delinin oynadığı yer eskiden bir su dağıtım deposuymuş; Kadıköyü’nde.
Sonradan tiyatroya çevrilmiş.
40 m2'lik diyebileceğim o küçük mekânı bir oda tiyatrosuna çevirmek çabası da tiyatro severlere ait bir tür delilik aslında ama ben bunu işitince tiyatrocumuzun yüzüne vurmadım.
Ne de olsa bir Deli idi, ne olur ne olmaz...
Baştan sona, pek çok ayrıntıyı tasarlayarak bu mekânı bir seyir yerine çevirmiş, Togay ve Damla Kılıçoğlu çifti.
Gittik, Erasmus’un Deliliğe Övgü eserinden yorumlanarak uyarlanmış tek kişilik bir gösteriyi izledik, deliliğin yüceliğini bir kez daha gördük.

Altkat Sanat Tiyatrosu, Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserini sahneye taşıdı. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Teşvik Ödülü desteğiyle Müge Saut tarafından uyarlanan oyun 12 Ekim’de Altkat Sanat’ta prömiyer yapacak. Oyun ekim ve kasım aylarında Anadolu turnesine çıkacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından verilen Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'nün 2019 yılı sahipleri belli oldu. Başvuru yapan topluluklar arasından Tiyatro D22, Bam İstanbul ve Tiyatro BeReZe 2019 yılı Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü'ne değer görüldü.

Amatör tiyatro yaşamı 12 yıl önce başlayan ve uzun yıllardır profesyonel olarak tiyatro yapmaya devam eden feminist sanatçı Esmeray “Sanatın ve tiyatronun insanlar üzerinde yarattığı büyülü etki, tiyatroyu benim için vazgeçilmez kıldı” diyor. Son oyunu sahneleyebilmek için başlattığı kampanyaya destek bekliyor.

Bir sahne sanatı örneği: The Vagina Monolog!
“Number 1” dedikleri gibi Batıda feminizmin en başta gelen anlatılarından biridir.
Tek kişilik tiyatro gösterisi olarak yazıldı.
Amerikan tiyatro tarihinde geçen yüzyılın en başta gelen 25 eseri arasında yer aldı.
Türkçeye 2006’da çevrilmiştir; Pegasus Yayınları basmış.
Türkçe karşılığıyla söylemesi, çevirmesi bile zor.

Zülfü Livaneli’inin aynı adlı romanından “Leyla’nın Evi” oyunu 24 Mayıs’ta son kez seyirci karşısına çıkacak. 9 yıldır sahnelenen oyunun yönetmeni Nedim Saban, “Bazı koşulların zorlaması nedeniyle, gelecek yıl üzülerek de olsa repertuvarımızda yer alamayacak gibi görünüyor” dedi.

Göç kelimesi her zaman negatif bir çağrışım yaratır. Görseldir. Görselin içinde ait olduğu mekandan -kendi isteminden bağımsız- ayrılan insanın resmi vardır. O resme dikkatli baktığınızda göç edenin korkularını, kaygılarını, bir mekandan uzaklaşıp öteki mekana yaklaşırken yaşadığı bilinmezliği farkedersiniz.

Şatonun Altında; saçları başları darmadağınık, dudakları kurumuş, yamuk yumuk bedenleri ile günümüzde üzerimize üzerimize akan ‘güzellik’, norm beden dayatmalarını yerle bir eden iki bufon cadı ile karşılıyor, bizi. Öyle kadın, cadı karışımı bir şeyler ki; bu bedenleri kafamızda bir yere oturtamıyoruz; hani kutsal diye sarıp kapatsan sarılmaz; ‘güzellik’ diye sergilesen sergilenmez. Bu halleriyle kadın bedeninin üzerine eklemlenmiş bütün normları alaşağı ediveriyorlar. Norm değiller, güzel değiller, akıllı da deli de değiller… Tuhaf ve irrite ediciler… Bunlar yaşanmış tüm zamanlardaki şatoların altından, ortaçağda yakılan cadıların küllerinden sahneye fırlamış cadılardır: May ve Poe.

Balat’ta, şimdi neredeyse virâneye döndü dönecek gibi görünen, fakat içinde yüz otuz sekiz yıllık talebe ruhu barındıran metruk bir okul var.
Yoakimyon Rum Kız Lisesi!
20.yy başlarında beş yüzden fazla İstanbullu Rum kızına eğitim veren lise, 1980’lerin ortasında talebe bulamaz olunca, kapatılmış; lodosa, farelere, rutubete terk edilmiştir.
Sonra tiyatroda deneyim ve yenilik peşinde koşan bir grup idealist sanatçı ve entelektüel tarafından keşfedilmiş.
Orası üç yıldır tiyatro sahnesidir.
Yoakimyon’u kiralayan bu tiyatro âşıkları mekânın ruhunu bozmadan, tek bir çivisine ilişmeden, olabilecek en yeterli bakımla binanın kapısını seyirciye o zamandan beri açıyor.
Balat Monologlar Müzesi adını almış eski Rum Kız Lisesinde, sekiz sınıfta eşzamanlı birer oyun ayakta izleniyor; tek kişilik oyunlar...

Tiyatro empati kurmanın öğrenildiği yerdir.
Tiyatro; İnsanı anlamak için insanın insana oyun oynadığı yer...
Homo Ludens’tir insan, oynayan tek canlıdır.
Hiçbir kedi köpek kendi cinsini taklit etmez; insan eder ama...
İnsanın taklit gücü tiyatroda anlaşılıyor, en iyisinden...
Eğer tiyatromuzun usta ismi Nedim Saban’ın yönettiği Süper İyi Günler başlıklı oyuna giderseniz, empatiyi ve taklidin yapılan taklidini izleyip Christopher’la tanışırsınız.
Otizm ~ Asperger Sendromuyla yaşayan 16 yaşındaki Christopher’ın taklit edeceği kimse yok; o kendini yaşıyor, kendi taklidini yapabiliyor sadece...
Ondan başka herkes bir başkasını taklit edebilirken, elinden geleni sadece ve mutlak olarak bu kadarı!

Bir tiyatro sahnesinde, oyuncular, eseri kendileri için oynuyorsa, bundan iyisi Şam’da kayısı!
Ne oyunlar, piyesler, operalar ve operetler izledik; oyuncu vazifesini yapmaya gelmiş memur gibiydi.
Ne çok tiyatrolar seyrettik, oyuncusunun samimiyeti gözlerinden okunuyordu.
İşte o oyunlar ki, sahneye çıkan ¨teyatoracılar¨ seyirciyi âdeta unutup oyunu baştan sona kendilerine ait zevk-û sefa için temsil eder.
Zaten tiyatro dediğin iki kalas bir heves, değil midir?
Vallahi öyledir.
Son zamanların heves dolu oyunlardan birisi de, Devlet Tiyatrosu’nun mahir ve marifetli, kabiliyetli ve hazırcevap oyuncularının eseriydi; gittik, izledik:
80 Günde Devr-i Âlem!

Handan: Kaç yıldır birlikte tiyatroya gidiyoruz, eleştirmenlerle oyun seyrederken yarı eleştirmen oldun neredeyse. Yaptığın yorumları başkaları da duysun istiyorum bazen. Bu sezon gittiklerimiz arasında konuşmak istediğin var mı?

Sahnede bir parça soğan, demir yığını ve gaz bulutu. Ellerinde bavullar her ân gitmeye, yola çıkmaya hazır, kaygılı, telaşlı, korkulu insanlar. Sokakları tanınmaz, acılı, kaotik bir yere çeviren şu bitmez gaz bulutu ve çatışmaların içinde direnenler, yine aynı insanlar. Yerlere saçılmış, her ihtimale karşı ceplerde saklanan soğanlar sadece göz yaşartıcı gazın değil hayatın tüm acısını dindiren bir panzehir, bir direniş silahı. Demir kafeslerden kurulmuş, sınırları baştan çizilmiş, kapalı, kasvetli bir dünya burası. Bu dünyanın içinde gezinen türküler, ninniler, bir annenin yıllar süren çilesi, kırmızı yün örgüsü. Peki, bu gaz bulutunun içinde bir başka dünyanın, “baştan, yeni bir hayatın” imkânı var mı?

Türk Tiyatrosunda müzikallere sıkça rast gelinemiyor.
Bir tiyatro sezonunda, bazen, yeni bir müzikal sahnesi kurulmamış bile bulunuyor hatta eskilerden tekrar edileni dahi görülmüyor.
Yıllardır Lüküs Hayat operetine hasret kaldığımızı sitemle duyuralım; bu arada...
Müzikalin yapım süreci, tekniği, sahnelenmesi zor olduğundan mıdır nedir, bu bilinmez; tiyatro kuramcılarına söz düşer!
New York’da Broadway, Londra’da Piccadily, Paris’te Macau, Moskova’da Teatralnaya Ploschad tiyatro bölgelerinde müzikalden geçilmiyorken, Türkiye’de [Taksim’de?!] yılda bir iki müzikal gösterime çıksa, bize bayram havası...
Sezon neredeyse müzikalsiz geçiyor derken yeni yapılmış hârika bir müzikal oyun tiyatro-severlerin yüreğini hoplattı:
“Felâtun Bey ile Râkım Efendi”

Türkiye’nin en güçlü sesleri arasında yerini almış sanatçı Ahmet Kaya’nın hem eserlerinin hem de yaşamından kesitlerin yer aldığı müzikli tiyatro oyunu ‘Hep Sonradan’ için geri sayım başladı. ‘Hep Sonradan’, Paris’te sürgünde yaşayan Salih’in, hastalığından dolayı çocukluk arkadaşı olan Ahmet Kaya’yı ve müziklerini unutmama, hatırlama çabası üzerinden çarpıcı bir hikayeleştirme ile sahnede olacak.

Hâlâ kadınları konuşuyorlar. Cinayete kurban gidenleri, hamileyken sokağa çıkması ayıp karşılananları, pembe otobüse binmesi gerekenleri, eski eş-sevgilinişanlı tarafından öldürülen, faillerinin cezasız kaldığı kadınları, anne olmaları gerektiğini, ne giyip ne giymeyeceklerini konuşup duruyor erkekler. Kadınlar da kendilerini konuşuyorlar; sokakta, sahnede, internette, konser salonunda ve daha nice yerde.

Broadway müzikallerini Türkçeye kazandırmak, Türkçe söylemek zor iş!
Her şeyden evvel Amerikan esprilerine dil döndürmesi zor...
Mesela, oyunda olur olmaz, soğuk ve rahatsız edici gülen bir karakter var, “Kahkahaya çalışıyorum” diyor; bu şakanın Amerikan kültürü dışında bilinmesi güçtür.
Bu güçlüklere karşın iki Amerikan tiyatro yazarının kaleminden çıkmış bir müzikal, İstanbuL’da kendi sahnesi olmayan, göçebe kalmış Devlet Tiyatrosu elinde gayet güzel sahnelenmiştir:
Günün Çorbası bu yılın en iyi müzikalidir; sahi başkası da var mıydı?

Uzlaşmak gerçekten mümkün müdür, uzlaşı sağlandığında tarafların arasında hâlen hâl olmamış bir alan geriye kalır mı?
Eğer tek tek bireylerin, bizlerin yaşamı sabahtan akşama uzlaşıyla geçiyorsa, bir şeylere razı oluyor, kendimizce buna da uzlaşı diyorsak, mutlak anlamıyla bu bir uzlaşma mıdır?
Uzlaşının kendisinde bir uzlaşmazlık imkânı var mıdır?
İşte bu ve bunun çevresinde dönen birçok sorunun yanıtını bilimsel disiplinler arasında gezinip, ister psikolojiden isterseniz sosyal bilimlerin uygun bulduğunuz hangi yöntemi olursa olsun uygulayıp arayabilirsiniz; ama geride hep uzlaşılmamış, belki anlaşılmamış bir şey kalacaktır.
Bana kalırsa, metafizik bir duygulanımla, uzlaşmayı kavramak üzere tiyatroya gitmeli.
Tiyatro bilir bunun yanıtını ve sizin için bu meselenin bam teline basacaktır.

“Bir Oyun izledim hayatım değişti”, diyemeyeceğiniz türden, soap tiyatro eserleri başına koymanız gerekecek birisini, İstanbul Şehir Tiyatroları, Darülbedayi sahneleri sergiliyor:
Matruşka!
Oyun birkaç sezondur perde açıyor, zaten tek perdedir, çarçabuk da bitiyor, tadı damağınızda kalıyor.
Cici, azıcık da hoppa fakat hakkını yememeli, aile görgüsü de görmüş bir genç kadın rolündeki oyuncuyla, onu baştan çıkartan azıcık olgunlaşmış evli bir erkeğin diyaloglarına dayanıyor.
Eğlendiriyor lakin bütün bunların bize mesajı nedir, sorusunu da açıkta, ortada bırakıyor.

Siyasi mizah gazetesi Markopaşa’nın serüveni Tiyatroadam’ın yeni oyunu Meçhul Paşa ile sahneye taşınıyor. Erdem Akakçe, Bülent Çolak ve Fatih Koyunoğlu’nun oynadığı Meçhul Paşa, 13 Kasım’da ilk defa seyirci ile buluşacak.

Tiyatro Sanatçısı Nihal Yalçın, 2016 yılında kendine En İyi Kadın Oyuncu dalında Afife Jale Ödülü'nü kazandıran tek kişilik Antabus adlı oyunu ile Berlin'deydi. Kadına yönelik şiddeti çarpıcı bir şekilde sahneleyen Yalçın, konu hakkında DW Türkçe'nin sorularını yanıtladı.

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresinin istatistiklerine göre 16 Kasım 2017 tarihi itibarıyla Türkiye’de yaşayan geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı 3 milyon 320 bin. Bu sayı sadece geçici koruma statüsünde olanlara ait. Afganlar, Somalililer, Türkmenler, Gürcüler; kaçaklar, ikameti olanlar, başka ülkeye gitmek üzere bekleyenler, mülteciler dâhil değil. Kaç kişiler? Nasıl yaşıyorlar? Neden buradalar? Göz ardı edemeyecek kadar çoklar, yolda, iş yerinde, evlerimizde ve her yerde illa ki karşımıza çıkıyorlar.

Siyah bir kravat, siyah bir gömleğin yakasına yapışmış. Siyah gömlek kendini sıcak tutmak için sırtına siyah bir yelek geçirmiş. Siyah yelek kollarını kapatmak için üzerine siyah bir ceket giymiş. Siyah bir pantolonun içinde saçı sakalı birbirine karışmış huzursuz siyah bir adam telefonda konuşup... Yok hayır, bağırıp-çağırıp duruyor. Kim bu siyah? Bir diktatör… Sadece bir diktatör. Rolünü iyi ya da kötü oynadıktan sonra, yani zamanı geldiğinde tarih sahnesinden silinip gidecek olan siyah bir leke. Bir dik-ta-tör…!

William Shakespeare'in 1601 senesinde kaleme aldığı eseri Hamlet, yüzyıllardır çeşitli yönleriyle incelenmekte ve yorumlanmaktadır. Hamlet deyince akıllara ilk olarak, Prens Hamlet'in babasının öldürülmesinin ardından içine girdiği intikam serüveni geliyor. Peki Hamlet’in, babasının katilini cezalandırmak istemesinin asıl nedeni sadece babasına duyduğu sadakat ve bağlılık mıdır? Baba-oğul ilişkisi ekseninde, Hamlet ve babasının ilişkisini irdelediğimizde Laertes ve babası Polonius'un ilişkisinin ayrılan ve benzeyen yönleri nelerdir?

İnsan geçmişiyle mi kurar geleceğini yoksa onu bir pencerenin ardında bırakarak mı devam eder hayatına? Birbirinden farklı iki hayat neden yan yana duramaz? Aslında en önemlisi de, kabul ettiğimiz dünya görüşlerinin hayatımızda bir karşılığı var mıdır yoksa sadece bir görünüş müdür? 

Çok Okunanlar

Facebook'ta Mesele