Seçimlere yüklenen siyasi anlam ve Cezayir dersleri... - Mesele 121

Mesele'den

31 Mart seçimlerine birkaç gün kala, iktidar bloğunun hem dili hem söylemi hezeyan, kaybetme korkusuyla yüklü. Özellikle HDP ve Kürtler üzerinden yürüttükleri karşı propaganda, pespayelik boyutunda. Devlet istihbarat bilgileri ortalığa saçılmış vaziyette. Anadolu Ajansı son dakika Kandil haberlerini vermeye başladı bile. Ortada yerel seçim havası değil, bir iktidarın varlık-yokluk kavgası var.

Seçim sonuçları iktidar bloğunun üç sözcüsünün umrunda değil. Onlar ‘bedel ödetme/kayyum atama’ girişimlerinin alt yapısını bugünden örüyor. Cumhur İttifakı kaybedilen yerleri “İçişleri Bakanı eliyle geri alırız” kanaatinde ve kararlılığında gözüküyor. Bu sefer pek kolay olmaz diyenler olacaktır, umarız öyledir. Ancak bunun önüne geçecek bir yargı, medya ve muhalefet gücü var mı?

31 Mart seçimlerinin ve Cumhur İttifakı’nın bam teli burasıdır. Seçimleri kıymetsizleştiren bu iktidar ordu, polis, yargı ve medya gücüne sahip. Bu güç 17 yıllık hükümet olmanın özgüveniyle seçimlere gidiyor. Onlar kazanacaklarına eminler. Kaybettiklerinde seçimleri yenileme kabiliyetleri olduğu için, kayyum atama gücüne, onbinlerce kişiyi gözaltına alıp istediğini tutuklatıp, istediğini iddianamesiz aylarca, yıllarca içeride tutma kapasitesine veya istediği haberi basında çıkartma imkanına sahip olduğu için seçimlere gidiyorlar. Yoksa demokrasi, demokratik seçim AKP-MHP bloğunun umrunda değil.

Devlet aygıtının politikleşmesi, hükümet partisinin daralması, bir çekirdekle sınırlanması, hatta birkaç kişiye indirgenmesi, onları son derece kırılgan ve yenilgiye açık hale getiriyor. Bu kırılganlık ne kadar kesinse, bunun seçimler yoluyla kırılmayacağı bir o kadar kesin sayılır. Bu sertleşmeyi dağıtacak olan sadece kitle hareketi olabilir, tıpkı Cezayir’de ve Gezi’de bir örneğini gördüğümüz gibi.

Seçim bloklaşmasında CHP-İYİ Parti liderliği, AKP-MHP bloğunun yenilgisine kapı açmaz. Nitekim CHP lideri ‘seçim sonuçları ne olursa olsun, erken seçim çağrısı yapmayacağız’ diyerek durumu özetlemiştir. Her iki blok da bu düzenden beslenmektedir.

HDP stratejisi kitle dinamiklerini gözardı ediyor

Uzun zamandır iktidarın devrimci yoldan değişme imkanları küçümsenip, gözardı edildiği için seçim sathı aşırı politik anlamlarla yüklü hale geldi. Oysaki kitleler kaç seçimdir, hatta Gezi İsyanından buyana iktidar bloğu altında yönetilmek istemediğini ifade ediyor.

HDP’nin sonradan 67 vekile düşmesine rağmen 80 vekil çıkartması, yüzde 13 oy ve 6 milyon seçmen kitlesi küçümsenemeyecek bir sosyolojik büyüklüktür. Ama Gezi İsyanı ve HDP’nin seçim başarıları ısrarla parlamentocu bir kanala sevk edilmekte. Kitleler, siyasal kimlikleri apaçık anti komünist ve anti Kürt olan CHP-İYİ Parti liderliğine destek vermeye zorlanmaktadır.

Bu seçimlerde oy vererek ‘demokrasi’ adına bir çıkış yolu bulunabileceğini ileri süren seçim stratejileri ve analistleri de revaçta.

Bekir Ağırdır gibi sol liberal kıdemli seçim analistleri, ki HDP’ye yön veren siyasal akılla aynı istikametteler, tüm siyasal iklimin kurumuş olduğunu, medyanın susturulduğunu, akademinin tasfiye edildiğini, muhalefetin kriminilize edildiğini doğru tespit ettikten sonra, tek siyaset yapabilme olanağının seçimler sathında olduğunu ileri sürüyor. Millet İttifakını çözüm görüyor.

HDP kurmayları da ‘Batı’da AKP-MHP bloğuna kaybettireceğiz’ cümlesinin ardından seçim yolunu tuttular. Millet İttifakına oy ver, AKP’den kurtul, diyorlar.

Selahaddin Demirtaş cezaevinden verdiği mesajda “Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip 'Faşizme hayır' anlamına gelecek oyunuzu kullanın. Seçim sonuçları, demokrasi ve barışın gelişmesine fırsat sunabilir. Oyunuz bu nedenle çok kıymetlidir. Seçimi boykot etmeyi asla düşünmeyin” dedi.

Selahaddin Demirtaş’ın samimi olduğunu kabul etsek bile bu sözleri, daha önceki seçimlerde savunulan üçüncü seçenek ihtimalinden ne kadar uzakta olduklarını gösteriyor. Kitle hareketinin dinamikleri gözardı ediliyor.

Seçimlerin hiçbir güvencesi yok

Bu seçimler öncekilere göre çok daha güvencesiz ortamda yapılacak. İktidar partisinin söyleminde bu yer buluyor. Ortada hiçbir hukuki ve siyasal güvencesi olmayan seçim düzeni var. Yüksek Seçim Kurulu ve Anadolu Ajansı gibi devasa kurumların hiçbir güvenilirliği kalmadı. Ortaya çıkan sayısal sonuçlardan çok merkezi iktidarın, başkanın sözlerine itibar eden basın ortadayken hangi oy gücüyle iktidar bloğunu sarsabiliriz?

Oysa kitlelerin memnuniyetsizliği artıyor. Ekonomik kriz sebebiyle Cumhur İttifakının seçmen kitlesinde kararsızlığının arttığı görülüyor. Emeklilikte Yaşa Takılanlar’da görüldüğü gibi, sınıf çıkarları seçimlerdeki siyasi parti tercihlerinin önüne geçiyor. Emekçi kitlelerdeki bu değişim potansiyelini seçim sathına sokup darlaştırarak, AKP-CHP tercih körlüğüne zorlamanın sosyalistler için, HDP için ne manası olacak?

Siyasi iktidarı sarsma ve geriletme gücünün seçimler yoluyla mümkün olmadığını 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP başarısının ters yüz edilmesiyle gördük. Yetmedi, 16 Nisan 2017 referandumunda hayır cephesinden evet cephesine nasıl oy aktarıldığına tanık olduk. 24 Haziran 2018 seçimlerinde imzasız oy pusulaları sandığa girdi. CHP adayı havlu attı.

“AKP’ye kaybettireceğiz” stratejisi veya “tek siyaset yapma zemini seçimler” söylemi doğru olabilir mi? Ama olsun, “tekrar deneyelim” deniyor her seferinde. Böyle bir tutum, kendine ve kitlelere güvensizliktir.

Cezayir’e bakalım...

Cezayir’de halk hareketinin dinamiklerine bakıldığında bir kez daha görülecektir ki, halk seçimler yoluyla sistemin değişmeyeceğinin farkına vardığında, beşinci kez adaylığını açıklamaya kalkan Buteflika’ya sokağa çıkarak geri adım attırdı.

Sokaktaki kitlenin sayısal oy gücü, Buteflika’nın seçilmesini engellemeye yetecek büyüklükte olmayabilir. Ancak siyasal değişimi sağlayacak olan, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Buteflika’nın karşısındaki adaya oy vererek yenilgisini sağlamak olmadı. 82 yaşındaki Buteflika 4 kez başkanlık yaptı, beşincisine de aday oldu. Seçim sonuçlarına inanmayan yoksulların, kadınların, gençlerin, işçi ve köylülerin sokağa çıkarak siyasal müdahalesi seçimlerden bin kere daha etkili oldu.

HDP kurmayları Cezayir’de olsaydılar, ne yaparlardı? Buteflika karşısındaki adayı destekleyeceklerine eminiz. Çünkü onların akıl yürütmesi burjuva düzenin kurumları içine hapsolmuştur. Milletvekilliği mevki ve söylemi, parlamentoda üçüncü parti olma hali düşüncelerini belirliyor, düzen içine hapsolmuş bulunuyorlar. Kitlelere güvenmiyorlar.

HDP, seçim stratejisiyle demokratik bir kitle hareketinin önünü açan tutum sergilemedi, liderliği CHP-İYİ Parti’ye terk etti.

Almanlar yenilince, Osmanlı da yenilmiş sayıldı...

Tarih belki böyle değildi ama tarih anlatımının düzen cephesinden ifadesi bu oldu. Birinci Dünya Savaşı’nı Alman emperyalizmi kazanmış olsaydı bile Osmanlı Devleti kaybedecekti...

31 mart seçimlerinde bu tarihi hikayeye uygun bir sonuç yaşayacağımız çok açık: Üçüncü seçenek baştan ortaya konmayınca, siyasal bir emekçi hareketinin devrimci dinamikleri açığa çıkartılmıyor, büyük güçlerin savaştaki konumu sizi de bağlıyor.

Olumlu yönünden bakalım: CHP-İYİ Parti ittifakı seçimleri kazansa reel durumda kaybeden HDP olacak. HDP’nin siyasi iddiaları, üçüncü seçenek olma ihtimali düşecek, ikinci planda kalacak. Batı’da kazanacağı meclis üyeliklerini bile elde edemeyecek, devrimci mücadele imkanlarını törpülemiş olacak. Millet İttifakı’na iktidar kapılarını açacak.

CHP-İYİ Parti ittifakı başarısız olursa, HDP de başarısız sayılacak, üstelik kayyumları koltuklarından gönderilmiş olsa bile siyasi olarak yenilmiş sayılacak. Siyasi koşullar daha da zorlaşacak, yeni kayyumlara kapı aralanacak.

Böyle bir seçim stratejisinin başarılı olduğu söylenebilir mi? Bu strateji emekçi halk hareketine kapı aralayabilir mi? Kuşkusuz hayır.

İhtiyacımız olan üçüncü seçenekte ısrar etmek, onu örgütlemek olmalı. Yerel yönetimlerde, parlamentoda başarılı olamasak bile emekçi halk hareketinin devrimci öznesi olmaya çalışmak, siyasal bir tercihtir. Eksik olan bu öznenin, siyasal iradenin emekçi sınıflar arasında inşa edilmesidir.

Türkiye’ye Batı tipi bir demokrasi gelecekse, bu bile oy verme suretiyle değil, emekçi sınıfların egemen sınıflara bu talebi dayatmasıyla, anti demokratik, bürokratik ve pahalı devlet aygıtını tasfiye etmesiyle mümkün olabilir. 31 Mart seçimlerinde HDP stratejisi sadece pirus zaferine kapı açabilir ve bu stratejinin 1 Nisan’dan sonrası için bir hedefi de yoktur.