Sakat bir hukuk süreci ile getirilmek istenilen diktatörlüğe hayır! - Mesele 121

Türkiye

Erdoğan, başkanlık sisteminden kaynaklı kriz ve kaosu, öncelikle AKP'nin sonrasında MHP'nin krizi haline getirerek fiili başkanlığını hukukileştirmek için şimdi de kendi kriz ve kaosuna, karşıtları dahil olmak üzere, bütün toplumu dahil etmek istiyor. Bunu da değişik toplumsal kesimler üzerinde ekonomik baskı araçlarını da devreye sokarak yapmaya çalışıyor. Bu şekilde, kendi geleceğini güvenceye alarak otoritesini kalıcı hale getirmek istiyor.

Erdoğan, bütün Türkiye'yi bir şirketin CEO'su gibi yönetmek istiyor. Şirketin yüzde elli birini elinde tutarak yüzde kırk dokuzun payını sürekli diken üstünde tutarak karşı çıkış olasılığı olanları sesini kısmak istiyor. Toplumu, "Aman benim bir evim var, el koyabilirler, bankada param var, iyi kötü bir işim var vb." Konumunda tutarak otoriterliğini tartışmaz kılmak için hızla yoluna devam ediyor. Ancak bu şirkette hiçbir payı olmayan on milyonlar var. Yoksullar, Kürtler var. Minik hissedarlar, yoksulları/mülksüzleri ve Kürtleri kendi doğal ortakları olarak görmedikçe kaos ve kriz derinleşecektir. CHP’nin etkisizliği, HDP’nin etkisiz hale getirildiği bir ortamda, Anayasa değişiklik teklifi TBMM’de kabul edildi. Şimdi de bu değişiklik milyonların önüne getiriliyor.

 

İradesi sakatlanmış Meclis anayasa değişikliği yapamaz

Roma Hukukunda, “Culpa in contrahendo” denilen ve sözleşme öncesi kusurlu davranış anlamına gelen temel hukuk ilkesine göre, bir sözleşme kurulmadan önce o sözleşmeyi sakatlayan koşullar varsa, sözleşme imzalansa da bu sözleşme geçerli olmaz. Bu ilke sadece özel hukuk ilişkilerinde geçerli bir ilke değildir. Netice itibarıyla hukuki bir süreç olan seçim ve referandum için de geçerli bir ilkedir. Anayasa değişikliği önüne gelen meclisin konumu tipik bir sözleşme öncesi kusurlu davranış olarak nitelenebilir.

Şu anda görevde bulunan TBMM'nin temsiliyet yeteneği kalmamıştır. TBBM, Olağanüstü Hal gerekçesiyle çıkarılan KHK'leri denetleme/onay/red görevini yerine getirecek durumda değildir. Yasama faaliyetleri ise askıya alınmıştır. Bu duruma getirilmiş bir meclisin, Anayasa yapma veya Anayasa değişikliği yapması düşünülemez. Meclisin üçüncü, Türkiye'nin tek muhalefet partisinin eş başkanları ve milletvekilleri yürütmenin emri ile tutulduğu da dikkate alındığında değil, anayasa değişikliğini yapmak, anayasa değişikliğini teklif etmesi dahi hukuki olamaz. Kaldı ki, yapılan değişikliği yapan meclisin mevcut konumu ve meclisi işlevsiz hale getiren bu değişiklikler,  Anayasanın 2.maddesinde yazılı bulunan ve değiştirilmesi teklif edilemez "demokratik" devlet ilkesine de aykırıdır. Başka bir deyişle özgür iradenin sakatlandığı, baskı altında alındığı bir ortamın demokratik olmayacağı ortadadır.

Başkanlığı içeren Anayasa değişikliğinin yolunu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açtı. Bilindiği gibi, 15 Temmuz öncesinde, Bahçeli’nin genel başkanlığı tartışmalı hale gelmiş, yapılmasına karar verilen Genel Kurul, çeşitli fiili ve yargısal kararlarla engellenmişti. 15 Temmuz’un oluşturduğu atmosfer ve MHP Genel Başkanlığına en yakın isimlerden Meral Akşener’in Gülen’le irtibatlı gösterilerek zayıflatılması, AKP ile Devlet Bahçeli arasında üstü örtülü bir koalisyonun olduğunu gösteriyordu. 15 Temmuz’la birlikte, bu durum MHP Meclis grubu üzerinde baskı oluşturdu. Bu baskının sonuçlarından biri de Bahçeli’nin Anayasa değişikliğine evet diyeceğini söylemiş olmasıdır. Görüleceği gibi, MHP Meclis grubu Bahçeli araçlaştırılarak belki de Bahçeli üzerinde baskı uygulanarak, ikna edilmiş bir meclis grubu gerçeği vardır. Benzer bir baskı, “terör veya Fetö” bağlantısı ileri sürülerek, AKP’nin bir kısım milletvekilleri üzerinde de mevcuttur. Nitekim, gizli olması gereken oylamada bazı milletvekillerinin “açık oy” kullanmış olması, baskının ispatı olarak görülmelidir.

Meclisin iradesinin sakatlandığını gösteren olaylardan biri de 15 Temmuz gecesi yaşandı. O gece, TBMM bombalandı. Bombalamanın ne şekilde, kim tarafından yapıldığı belirsizliğini koruyor. Kim tarafından yapılırsa yapılsın, AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, meclise yapılan bu bombalamayı bir fırsata çevirerek, daha önce koşulları oluşturulan olağanüstü hal ilanı için gerekçe yaptı. Bir anlamda, mecliste olası muhalefet engellendi. 7 Haziran 2015’te çıkan tablonun kabul edilmeyişine dayalı fiili durum sonradan 1 Kasım 2015’te seçilmelerinin yenilenmesiyle sonuçlanıp, yeni bir meclis aritmetiği çıksa da, 15 Temmuz darbe girişimi ile halkın 1 Kasım 2015 tarihinde meclise vermiş olduğu vekalet ilişkisi de ciddi bir irade erozyonuna dönüşmüştür. Asıl olan vekillik iradesi sakatlanmıştır. Darbe bir şekilde başarılı olsaydı, büyük ihtimalle yeni kurulacak bir hükümetin başbakanı ve bakanları mevcut milletvekilleri içinden olacaktı. Bunların içinde, AKP’li milletvekillerinin yer alacağı da kuvvetle muhtemeldi. Belki bu konuda, devlet yetkililerinin elinde bilgiler de bulunmaktadır.  Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan, 15 Temmuz’u bir fırsata(lütfa) çevirerek TBMM’ne kabul ettirdiği iradesini şimdi de halka kabul ettirmeye çalışıyor. Anayasa değişikliğinin ne anlama geldiğinden bihaber yüzlerce milletvekili varken, milyonlarca insanın da bu değişikliğin ne getirdiğinden haberi yoktur. Konu, bazı siyasi argümanlarla bezenerek(örneğin Devletin bölünmemesi) toplumun genelinden gizleniyor. Erdoğan tarafından 7 Haziran 2015’te çıkan sonucun tanınmaması, yargı üzerinde oluşturulan baskı gibi nedenler de meclis iradesini sakatlayan hususlardır.

 

Evet çıkarsa, Erdoğan 2019’u beklemeden başkan olabilir

Anayasa değişiklik oylamasının son gününde kabul edilen yürürlülük ve geçici maddeler Erdoğan'ın Referandum sonrası ne yapacağını gösteriyor. Partili Cumhurbaşkanlığı, hemen yürürlüğe giriyor. İlk iş AKP Kongresini yapmak ve AKP Genel Başkanı olmaktır. Böylece meydana daha rahat çıkacaktır. Her ne kadar bundan sonraki seçimlerin(CB ve Meclis) 3 Kasım 2019'da yapılacağı yazılmışsa da Meclisi Erken Seçimlere gitmesini engelleyecek bir hüküm yoktur. Anayasa değişikliği bunun yolunu da açmış durumdadır. Geçici madde 21/A'da yazılı bulunan "Seçimin yapılacağı tarihe kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ve Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Meclisin seçim kararı alması halinde 27 nci Yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır." Bu durumda Anayasa değişikliği kabul edildiğinde Seçimler yapılabilir. Seçimlerin yapılmasıyla birlikte Başkanlık Anayasası tamamen 2017 yılı içinde yürürlüğe girebilir. Kısacası, her halûkarda bir seçim görünüyor.

 

Kalıcı Milli Cephe

TBMM’de kabul edilen Anayasa değişikliliği büyük ihtimalle bu hafta içinde onaylanarak Nisan ayı içinde referanduma sunulacak. Olağanüstü hal koşullarında hazırlanıp mecliste görüşülen Anayasa değişikliğinin en önemli özelliği. Olağanüstü halin ilanı ve devamında birlikte hareket eden AKP ve MHP tarafından hazırlanmış olmasıdır. Devletin bürokratik yapılanmasını kendi arasında paylaşan bu iki parti 15 Temmuz’un oluşturduğu atmosferle ilk kez kalıcı bir Milli Cepheye doğru yol alıyorlar. Başkanlıkla taçlanmış bu yeni sistemle, muhafazakar olarak adlandırılan kesimlerin dışında bulunanlara siyasal, yönetsel ekonomik ve sosyal alanı yok ediliyor. Bu sistem henüz yürürlüğe girmeden alt yapısını fiili olarak oluşturmuş durumdadır. Konu, fiili alt yapının hukuki üst yapısına kavuşması sorunu olarak görülüyor. Bunu yaparken, devletin bekası, terör ve ekonomi ile ilgili gerekçeler gösteriliyor. Başkanlığın yürürlüğe girmesiyle birlikte, devletin kurtulacağı, terörün biteceği, ekonomik sorunların çözüleceği söyleniyor. Oysa, olan bunun tam tersidir. Erdoğan halk tarafından ilk olarak seçildiği tarihten bu yana, ekonomide bir iyileşme görülmedi, “terör” olarak adlandırılan olaylarda büyük artış yaşandı, devlette yönetme krizi zirve yaptı. Tek başına hükümet kurmanın, darbeyi önlemenin bu yönetim krizini ortadan kaldırmadığını gösterdi. Bu nedenle, referandumda Evet çıkması, hiçbir sorunu çözmeye yetmeyecektir. Yönetim kriz ancak Hayır denilerek aşılabilir. Ancak, Hayır diyecekler üzerinde büyük bir baskının varlığı ile birlikte Hayır cephesinde yer alanlar arasındaki kopukluk vardır. Evet diyenler, birlikteliklerinden bir rahatsızlık duymuyorlar. Hayır diyenlerin belirleyici blokları birbirinden kopuk olmak için yarış halindedirler.

 

Evet veya hayır dışında seçenek yok

Referandum, seçimlerden farklı olarak iki seçeneklidir. Partilerin evet veya hayır demekten başka şansları yoktur. Partiler ve seçmenler tercihlerini yaparken, en az zarar veren seçenek etrafında toplanırlar. Katı ideolojik ve siyasi çıkarlar bir süreliğine askıya alınarak, karşı çıktığı seçeneğin galip gelmemesi için çalışma yapılır. Bu nedenle, evet şeklinde bir araya gelmiş görünenler ile hayır şeklinde bir araya gelmiş gibi görünenler arasında bir ittifak olduğu anlamına gelmez. Doğrudan oy sistemi olduğu için kendiliğinden bir araya gelen topluluklar demek daha doğrudur. Konunun anlaşılması bakımından Fransa örneğini verebiliriz. Fransa’da seçimler iki turludur. Birinci turda partilerin hepsi seçimlere katılırken, özellikle başkanlık seçimlerinde birinci turda herhangi bir adayın yüzde elinin üzerinde oy almaması halinde ikinci oylamada en çok oyu alan iki aday arasında seçimler yapılmaktadır. İlk seçimde Komünist Partisine oy veren birisi, Liberal Parti ile Sosyal Demokrat Parti arasında yapılan başkanlık seçiminde tercihini Sosyal Demokrat Parti adayından yana kullanırsa o Komünistliğinden bir şey kaybetmez. Onun kaygısı, liberal veya faşist birinin başkan olmasını önlemektir. O nedenle, kendisine yakın olana oy vermekle, kendisine uzak olanı kendisinden uzaklaştırmaktadır. İki seçenekli seçim veya referandumun karakterinde bu vardır.

 

Boykot’un gereksizliği

Bazıları bu tür seçim veya referandumun boykot edilmesini tartışsa da, boykot siyasi bir tavır olarak gözükse de hukuki zeminde bir karşılığı yoktur. Türkiye’nin özel koşulları dikkate alındığında, Evet bloğunda yer alanlar iktidarın kendilerine verdiği avantajları kullanarak sandığa daha fazla rağbet edeceklerdir. Onların aklından sandığa gitmeme eğilimi geçmeyecektir. Boykota katılanlar, Hayır cephesi için kayıp,  Evet cephesinin kazanç anlamına gelirler. Bunun bir örneği CHP’nin MHP ile birlikte Cumhurbaşkanlığına Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesine karşı, bazı CHP’lilerin sandığa gitmemesinde kendisini gösterdi. Bu seçmenler, sandık başına gitselerdi Erdoğan’ın yerine İhsanoğlu veya Demirtaş’a oy verselerdi Erdoğan’ın birinci turda oyların yüzde ellisini almasını engelleyebilirlerdi. Bu şekilde, kesin sonuç en çok oy alan iki aday arasında olacağından dolayı, Erdoğan’ın seçilmeme ihtimali doğacaktı.

 

AKP/MHP’nin “evet”inde ve CHP’nin “hayır”ında tek devlet ve Türk bayrağı ortaklığı var

Tekçiliğe dayalı politikasını “Türk” etnititesine dayandıran Erdoğan, için AKP bir seçim aracından başka bir anlama gelmez. 15 Temmuz’la birlikte Türk Bayrağı algısını kendisiyle özdeşleştirmeyi başaran Erdoğan’ın karşısına Türk bayraklı çıkışın bir faydası yoktur. CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun referandumla ilgili olarak yaptığı açıklamada kampanyalarında parti bayrağını değil de Türk bayrağını kullanacağını söylemiş olması, Evet cephesinde yer alan (AKP ve MHP) ile Hayır cephesinde yer alan CHP arasında temel bir farkındalık olmayacaktır. Farklı rengi yine HDP temsil edecektir. CHP’nin böyle yaparak, HDP’nin Hayır’ını görmezlikten geliyor. HDP ile aynı düşünmediği mesajını vermek istiyor. Oysa, iki seçenekli bir oylamada, çok farklı olanların belirli bir seçenekte karar kılmaları kadar normal bir durum olamaz. Farklı insanlar nasıl ki, beslenmek için benzer gıdaları aldıkları zaman aynı olmuyorlarsa, sırf Evet veya Hayır dedikleri için aynı olmazlar. 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde HDP, CHP’yle ortak aday gösterme girişiminde bulundu. CHP, HDP’nin bu girişimine ilgi göstermedi. AKP’ye karşı MHP ile birlikte ortak aday arayışına girdi. Şu anda MHP milletvekili olarak görev yapan Ekmeleddin İhsanoğlu, Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Seçimleri Erdoğan ilk oylamada kazandı. Anayasa değişikliğinde ise, MHP bu kez partner değiştirdi. AKP ile birlikte hareket ediyor. O zaman ortak Cumhurbaşkanı adayı olan Ekmeleddin İhsanoğlu şu anda Evet saflarında yer alarak Erdoğan’ı partili Cumhurbaşkanı yapmaya çalışıyor.

Ne yazık ki, 2014’te Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığını hediye eden Kılıçdaroğlu’nun referandumdaki gösterdiği tavır Erdoğan’ın başkanlığını önleyecek nitelikte değildir. Çünkü, Kılıçdaroğlu, 2014 yılında birlikte yürüdüğü Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’a kaptırmıştır. Yalnızlığı her zamandan daha fazladır. Şimdi de çıkmış, rejimin değişeceğinden, laik yaşam tarzına müdahale edileceğinden bahsediyor. Oysa, şu anda, laiklere dayatılanın onlarca katı Kürtlere uygulandı. Kılıçdaroğlu ve CHP devletin Kürtlere karşı faşist savaşını gerekli görüp, destek verdi. HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına, Suriye ve Irak'a asker gönderme kararına onay verdi. CHP ve Kılıçdaroğlu’na şunu sormak gerekiyor: Kürtlerle, devrimcilerle aynı fotoğraf karesinde görünmemek için utangaçça hayır demek zorunda kalıyorsunuz. Saadet'in ve MHP'nin içindeki hayırlara hemen sarılıyorsunuz, HDP'nin Hayırından kaçıyorsunuz. Neymiş, AKP, bizi HDP ile işbirliği/terörle işbirliği ilan etmek için fırsat elde etmiş olacakmış, siz böyle demekle HDP'yi AKP'den daha fazla terörist ilan edip, polise yol göstermiş olmuyor musunuz?

 

Hayır diyenlerin ittifakına gerek yok

Hayır algısının oluşması için HDP ile CHP’nin ortaklaşması veya ittifak yapması gerekmiyor. Hatta, HDP’nin diğer sol, sosyalist veya liberallerle de bir araya gelmesi gerekmiyor. Ancak, bir taraf kendi Hayır’ı için çalışırken, diğerinin Hayır’ının gerekçelerine saygı duymalıdır. AKP çevreleri geçmişte, HDP’yi Kemalistlikle eleştirdiler. Aslına bakılırsa, AKP’ye oy veren Kürtlerin devletle bağlantısı, HDP’nin Kemalistlerle bağlantısından daha organize ve somuttur. Kaldı ki, Kemalistlerin devletin siyasi ve idari yapılanmasında bir ağırlığı kalmamıştır. Geçmişte, Kürtlere karşı siyaset yapan Kemalistlerin yerine AKP’liler yerleşmiştir. Aslına bakılırsa, Kürt Siyasal Hareketi, CHP ve Kemalistlerle bağını çoktan kestiler. Kürt siyasetinin bu anlamda, CHP ile bir rekabet alanı da kalmamıştır. Devleti temsil eden AKP, KSH için birincil derecede rekabet alanıdır. Bu nedenle, KSH’nin sorunu, CHP veya AKP değildir. Bizzat devletin kendisidir.

5 Kasım 1982'ye benzer bir durum var. Anayasa değişikliği oylamasına Sıkıyönetim ve askeri yönetimi aşacak şartlarda referanduma gidiliyor. Üstüne üstlük yapılan değişiklikler tam bir diktatörlük getiriyor. 1982 Anayasası, askeri yönetimden sivil bir yönetime doğru giderken, 2017 Anayasası, askeri bürokrasi dahil olmak üzere devleti bir merkezden yönetmeyi temel alan, bir Anayasa geliyor. 1982 Anayasası gelecek için sivil-siyasi alan açmaya çalışırken, 2017 değişikliği ucu açık nereye gidebileceği belirsiz süreklilik arzeden, askeri/polis/muhaberat haline gelmiş bulunan devlete hukuki alt yapı oluşturuluyor. Bu Anayasa'da toplumun nefes borularına yer vermiyor. İç savaş ya da darbelere alan açıyor. Bu Anayasanın belki Erdoğan'a da hayrı olmayacak. Çünkü kendisini merkeze koydukça, kendisini savunma olanaklarını da yok edecektir. Ne yazık ki, AKP, MHP ve Erdoğan’a destek veren Sünni İslam anlayışına mensup olanlar, Anayasa değişikliğine Hayır demeleri halinde bindikleri dalı keseceklerini sanarak, avantajlarını kaybedeceklerine inanıyorlar. Onların gerçeği görmesi için gözlerini açması gerekiyor, Diktatörlüğe hayır demek, kendi bindikleri dalı kesmek değil, her tarafa kök salmış zehirli ağacın kesilmesi demektir.

 

Facebook'ta Mesele