IntellIgentI Pauca - Mesele 121

Çok gülene, yakında nasılsa ağlayacaktır diye iç geçirip vah vah çekilmesi boşuna değildir... Nitekim, gülmekten başına bir bela gelmediyse bile, bu taşkınlığın kurbanı olan birinin kahkahası az sonra ağlama benzeri bir sele dönecek, sonra, gözyaşı pınarları kurna tıkacı bozuk çeşme gibi boşalıverecektir. Zaten olur olmaz her şeye, sapa samana, ota çöpe, şuna buna vakitli vakitsiz, yerli yersiz gülene, azıcık kafadan zoru var, gözüyle bakılır.

Özgürlüğün bedeli oyunundan bir sahne

Eskilerin,¨ nohut oda, bakla sofa¨ diye küçümenciği sevimli gösteren deyişini, Sahne 3’de sahnelenmiş bir oyundan sonra söylemeden, orayı terk edemezdiniz.
Sahne 3’ün minicik nohut oda ve bakla sofa tiyatrosunda dev bir oyun izlerseniz, işte böyle yazarsınız.
Oyun, yetmiş yıllık bir klasik drama: Orjinal adıyla Montserrat yahut Özgürlüğün Bedeli...
Duygudaşlığın hemen gözyaşlarınıza hükmedeceği bir oyunu orada soluğunuz kesilerek izleyeceksiniz.
Oyunun yönetmeni ve kurgudaki karakterler arasında en ağır sorumluluğu üstlenmiş olan, bugünkü Türk tiyatrosunun bence dev adamı, Ümit Çırak zalim general İzquierdo rolüyle oyunun tamamına ruh katıyor.
İzquierdo’yu oynamıyor ki, yaşıyor ve onun üflediği ruh tüm oyunculara siniyor, içselleşiyor.
Her biri ayrı ayrı ustalığını gösteren tiyatro oyuncuları, sanki İzquierdo’yla aşık atmaya çıkmış gibi, bütün maharetlerini bir bir sıralıyor; size de diyecek şey kalmıyor.
Tüyleriniz diken diken, salondan ayrılıyorsunuz.
Birkaç gün boyunca, bu oyundaki her şey aklınızdan çıkmazsa benim kulaklarımı çınlatabilirsiniz!

Annesinden işitirmiş, çok gülersen ardından muhakkak ağlarsın diye..
İşte o yüzden sevinç dolu şeylere hep uzak durmayı tercih etti, ediyor; arkasından çıkıp gelecek olan üzüntüye, yas, keder, tasa ve dertlere bulaşmaktansa...
Büyük mutluluklara o yüzden hep çekinerek adım atar, yaşadığı şeylerin tadına varmayı ardı sıra mutlak anlamıyla geleceği beklenen acıklı zamanları düşünerek ya erteleyip geciktirirdi yahut toptan uzak dururdu.
Çileci bir hayat orucuyla yaşamak, belli ki, daha kolayına geliyordu.
Hayat korku üzerine kuruludur diyen bütün kaderci düşünüşlerin kederli sonuçlarına katlanıyordu.
Bir gün birlikte sevinç dolu zaman geçirdiği sevgilisine, ¨Bak görürsün, kesinlikle bu keyifli şeylerin ardından bir bela gelir, muhakkak beni bulur¨ dedi, ertesi günün sabahı cep telefonu arızalandı, kilitlendi; galiba hack'lenmişti de...
Ben demiştim diye kendini haklı çıkartıyor şimdi ve bir yandan da cep telefonuna bir çare arıyor.

Fransız Jean La Fontaine “Ağustos Böceği ve Karınca” fable'ını Bandırmalı (Panesos) hemşehrimiz Ezop’tan aşırmıştır; biz de aval aval dinleriz. Ezop’un (Aesop) MÖ 6.Yüzyılda dillendirdiği masala bakılırsa havaî Ağustos Böceği, yaz boyu sıcak kurak demeden harıl harıl çalışan karıncayla dalga geçip, tamburasını tıngırdatmış, şarkı türkü söylemiştir.

Sonunda zemheri gelip kar kapıya dayanınca, Ağustos Böceği tir tir titreyerek sığınacak yer aradığı sıra aklına çalışkan karınca gelir, gidip kapısını çalar; hani eskiden bir kere selamlaşmışlardı ya!

Fakat karınca pijamalarını giymiş, şöminesini yakmış, elinde piposu keyif çatarken kapısını çalan Ağustos Cırcırına haince davranıp, “Ben çalışırken senin aklın neredeydi? “ diye bir de kafa tutup iyisinden bir ders vermiştir.

Deniz dibindeki midyeler bile bir iki kez açılıp kapanıp rızıklarını bulurken ve dahi dağdaki kurt Tanrının yardımıyla günlük nevâlesini düzerken, Ağustos Böceği haytalığının ve avareliğinin cezasını bir güzel çekmiştir; oh olsun.

Bütün tembellere ders olsun!

Yaşasın çalışkanlar…

Eski İstanbullular için Boğaz'a gitmek denizaşrı seyahate çıkmaya benzer.
Günler evvelinden nevâle hazırlığı başlar.
Bir lojistik faaliyet ki, sormayın; askeriyede sahra mühimmatı bunun yanında esas duruşa geçer.
O vakitler deniz diye bilinen Boğaz'da tenezzühe çıkmak, bir büyük maceraya kalkışmakla, keşif yapmak üzere bilinmez bir yerlere gitmekle eş değerdi.
Besmeleyle gidilir selametle gelinir, konu komşuya haftalar boyu anlatılacak serüvenle eşdeğer eni konu sohbet malzemesi geri taşınır.

Kuzey yarımkürenin eğlence dünyası yaz ayları gelince, pop müzikte “hit” şarkısı olmadan edemez. Amerikan müzik endüstrisinin küresel pazara sattığı yaz melodileriyle tüm meridyenlerin insanları hoşça vakit geçirir, işte o yüzden vaz geçilmezdir yaz şarkıları…

FM radyo kanalları, TV istasyonları, dünyanın neresinde bir ucu bilişim ağına bağlanmış cihaz varsa hepsi, gece kulüplerinden yazlık eğlence yerlerine, alışveriş merkezlerine kadar kitle iletişim ve tüketim araçlarının olduğu yerlere uzanır, “hit songs”

Filmini Kıbrıslı hemşehrimiz Cacoyannis çekmişti,1964'de... Sahilde, maceracı-vagabond Zorba'yla, onun Patron diye seslendiği adı meçhul arkadaşının dans ettiği hafızalardan silinmeyen o meşhur sahnesiyle bilinen siyah/beyaz film... Müziklerini, tabii hemen bildiniz, Mikis Theodorakis yazıp besteledi. Bir tanesi, Zorba başlıklı dans müziği hâlen Yunanı, Türkü, Balkan insanı, Egeliyi yerinden zıplatır. Oynamak istemeyen gelin yerim dar diyorsa, meydanı açarlar; ama bu kez yenim dar der... Fakat Zorba bir çalarsa, ne yer dinlersiniz ne de yeninizin paçası darmış, bunu dert edersiniz. Biz bütün bunları filmlerinden, müzikallerinden, şarkılarından biliriz. Nikos Kazancakis'in yazdığı Zorba başlıklı bu romandan yapılan film bir yana dursun, eser 1946'da yayımlandığından beri çağdaş klasikler arasında en çok okura ulaşanlar arasında başta geliyor. Türkçedeyse, birkaç ay öncesine göre, 29.baskısını yapmış bulunmaktadır. Türk dilinde ilk baskının 1963'de, Ataç Yayınları tarafından yapıldığını da eklemek gerekiyor.

Diğer Makaleler...