IntellIgentI Pauca - Mesele 121

“Leyleği havada görmek”, herkesin başına olmadık iş açar.
Bir kez Hacı Baba leylek havada görülmesin, artık yerinde durulamaz, minderine raptiye konmuş gibi olur ve dünya kadar iş varken kalkıp yollara düşülür.
Yazmaya meraklı olanı da bundan nasibini alır.
Ne ki, yazmak hevesiyle masasında dirsek çürüten bu divânelerin salla sırt etsen yerlerinden kalkacağı yoktur, onlar leylek peşine düşen başkalarına gıpta ederek bir ömür eskitip minder çürütür.

Vakti zamanı gelince çiftlik hevesi kurmayanı görülmemiştir.
Yaşamında bir kez olsun, orda bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür, diye mırıldanmayana hiç rast gelinmez.
Bu, ayrımında olunamayıp uzaktan özentisi duyulan zahmetli ziraat işinin, danayla malak besleyip keçi kovalamanın, inek peşinde tezek ezmenin, yağmurda kalmış ıslak koyun kokusunun, solucan ve karafatma gagalayan tavuklara kraliçe muamelesi göstermenin, avluya bağladığı ayı yavrusu gibi çoban köpeğinden belli etmese bile azıcık ürküp başını okşamanın, hasılı kalkıp köye yerleşmek düşüncesinin heveskârları en çok aydınlar, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar lafı neticelendirirsek, şu ki, boş gezmeye meraklısı arasından türer.

Çok gülene, yakında nasılsa ağlayacaktır diye iç geçirip vah vah çekilmesi boşuna değildir... Nitekim, gülmekten başına bir bela gelmediyse bile, bu taşkınlığın kurbanı olan birinin kahkahası az sonra ağlama benzeri bir sele dönecek, sonra, gözyaşı pınarları kurna tıkacı bozuk çeşme gibi boşalıverecektir. Zaten olur olmaz her şeye, sapa samana, ota çöpe, şuna buna vakitli vakitsiz, yerli yersiz gülene, azıcık kafadan zoru var, gözüyle bakılır.

Eski İstanbullular için Boğaz'a gitmek denizaşrı seyahate çıkmaya benzer.
Günler evvelinden nevâle hazırlığı başlar.
Bir lojistik faaliyet ki, sormayın; askeriyede sahra mühimmatı bunun yanında esas duruşa geçer.
O vakitler deniz diye bilinen Boğaz'da tenezzühe çıkmak, bir büyük maceraya kalkışmakla, keşif yapmak üzere bilinmez bir yerlere gitmekle eş değerdi.
Besmeleyle gidilir selametle gelinir, konu komşuya haftalar boyu anlatılacak serüvenle eşdeğer eni konu sohbet malzemesi geri taşınır.

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar…”
Gülten Akın’ın İlkyaz şiirinin bu dillere destan olmuş giriş dizelerini günümüzün bilişim teknolojisine dayalı Ağ Toplumunda [M. Castells, 1996] yaşanan kayıtsızlığı, savrukluğu, nihayet özensizliği kavramak için söze başlarken kullanması ne kadar da yerinde görünüyor.
Bir web sayfasında yirmi saniyeden fazla artık kalınmadığına değin, bilgisunar dünyasının sorunsalları bir bir ortaya dökülse, kime ne!
Kendini okutmak azmindeki kimi sayfalar ise internet-bilgisunar başında yakaladığı müstakbel okuruyla aman bir yere gitmesin diye daha baştan pazarlığa kalkışıyor; bir ikna ederse okutacak:
“Yazının tümü 2 dakikalıktır!”
Böylesi pazarlığı tamamlamak için tokalaşıp sallanacak kolda derman, elde hâl, parmaklarda tâkat mı kalır!

Özgürlüğün bedeli oyunundan bir sahne

Eskilerin,¨ nohut oda, bakla sofa¨ diye küçümenciği sevimli gösteren deyişini, Sahne 3’de sahnelenmiş bir oyundan sonra söylemeden, orayı terk edemezdiniz.
Sahne 3’ün minicik nohut oda ve bakla sofa tiyatrosunda dev bir oyun izlerseniz, işte böyle yazarsınız.
Oyun, yetmiş yıllık bir klasik drama: Orjinal adıyla Montserrat yahut Özgürlüğün Bedeli...
Duygudaşlığın hemen gözyaşlarınıza hükmedeceği bir oyunu orada soluğunuz kesilerek izleyeceksiniz.
Oyunun yönetmeni ve kurgudaki karakterler arasında en ağır sorumluluğu üstlenmiş olan, bugünkü Türk tiyatrosunun bence dev adamı, Ümit Çırak zalim general İzquierdo rolüyle oyunun tamamına ruh katıyor.
İzquierdo’yu oynamıyor ki, yaşıyor ve onun üflediği ruh tüm oyunculara siniyor, içselleşiyor.
Her biri ayrı ayrı ustalığını gösteren tiyatro oyuncuları, sanki İzquierdo’yla aşık atmaya çıkmış gibi, bütün maharetlerini bir bir sıralıyor; size de diyecek şey kalmıyor.
Tüyleriniz diken diken, salondan ayrılıyorsunuz.
Birkaç gün boyunca, bu oyundaki her şey aklınızdan çıkmazsa benim kulaklarımı çınlatabilirsiniz!

Annesinden işitirmiş, çok gülersen ardından muhakkak ağlarsın diye..
İşte o yüzden sevinç dolu şeylere hep uzak durmayı tercih etti, ediyor; arkasından çıkıp gelecek olan üzüntüye, yas, keder, tasa ve dertlere bulaşmaktansa...
Büyük mutluluklara o yüzden hep çekinerek adım atar, yaşadığı şeylerin tadına varmayı ardı sıra mutlak anlamıyla geleceği beklenen acıklı zamanları düşünerek ya erteleyip geciktirirdi yahut toptan uzak dururdu.
Çileci bir hayat orucuyla yaşamak, belli ki, daha kolayına geliyordu.
Hayat korku üzerine kuruludur diyen bütün kaderci düşünüşlerin kederli sonuçlarına katlanıyordu.
Bir gün birlikte sevinç dolu zaman geçirdiği sevgilisine, ¨Bak görürsün, kesinlikle bu keyifli şeylerin ardından bir bela gelir, muhakkak beni bulur¨ dedi, ertesi günün sabahı cep telefonu arızalandı, kilitlendi; galiba hack'lenmişti de...
Ben demiştim diye kendini haklı çıkartıyor şimdi ve bir yandan da cep telefonuna bir çare arıyor.

Diğer Makaleler...

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.
Mesele Bülteni'ne abone olduğunuz için teşekkür ederiz

Facebook'ta Mesele