Derin Analiz - Mesele 121

Tarihe bakmadıkça bugünü görmek ve gelecekle ilgili öngörülerde bulunmak ve tavırlar geliştirmek imkanı söz konusu değildir. İnsanın ortaya koyduğu her türlü başarı ya da başarısızlıkların, kazanımların ya da kaybedişlerin bir tarihi vardır. Bu bağlamda tarihe, tarih bilinciyle bakmak bize yaşadığımız zamana eleştirel bakma olanağı verir.

Doğan Özlem, gerek telif gerekse çeviri çalışmalarıyla ülkemizde felsefe eğitiminin ve felsefi düşünme geleneğinin gelişmesine önemli katkılarda bulunan bir felsefecimizdir. Onun kültür bilimleri felsefesi ve tarih felsefesi başta olmak üzere, 1980’li yıllardan bugüne kadar, ülkemizde pek işlenmeyen ve yeterince ilgi gösterilmeyen felsefe disiplinlerinin düşünce hayatımızda etkin biçimde yer almasına ve görünür hale gelmesindeki katkıları, öğrencileri, meslektaşları ve felsefe severler tarafından bilinmektedir.

Kasım 2013´te Hrant Dink Vakfı tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilerek yayınlanan Kılıç Artıkları adlı kitap 1915’te, (ama aynı zamanda birkaç yıl öncesi ve sonrasında) İstanbul ve Anadolu coğrafyasında Ermenilere yönelik uygulanan soykırımı ve orada hayatta kalabilmek için üç kuşaktan beri aslını gizlemek (inkar etmek) ya da kaybetmek (unutmak) zorunda bırakılan insanları konu alıyor.

Afşar Timuçin hem felsefe hem de edebiyat alanında ortaya koyduğu eserleriyle önemli bir düşünce ve kültür insanıdır. Öykü, roman ve şiir alanında kendine özgü çizgisini sürdürürken, aynı zamanda yalnızca edebi eserler vermekle kalmayıp, edebiyat ve edebiyat estetiği üstüne düşünceler de üretmektedir.

Fatma ve Koray Tütüncü’nün birlikte kaleme aldıkları Trajik Hissiyat Ütopik Siyaset-Jean-Jacques Rousseau’nun Edebi ve Siyasi Tahayyülü, bizi bu önemli filozof hakkında yeniden düşünmeye ve eserlerini bir daha okumaya yönelten bu kitap, bugüne kadar Türkçe’de Rousseau üstüne yazılmış en kapsamlı kitaplardan biri olarak dikkat çekmekte.

"Börklüce Mustafa - Güneşin altında çarmıha gerilenler" Alman yazar, yayıncı ve müzisyen Leopold Schefer´in 1839´da "Der Gekreuzigte oder Nichts Altes unter der Sonne" adıyla kaleme aldığı bir novel. Bu eser, yazıları Avrupa Postası´nda da yayınlanan iki değerli arkadaşımın (İlhami Yazgan ile Ganime Gülmez´in) çabasıyla geçtiğimiz Eylül (2019) ayında Türkçe´ye kazandırılarak Ceylan yay. tarafından basıldı.

“Gönüllü olarak Anadolu’ya sürgüne gittiği yıllar boyunca Ermeni olmanın ne anlama geldiğini unutmuştu şüphesiz. Şimdi hatırlamaya ve ilk sarsıntıyı atlatır atlatmaz, bunun ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordu. İstemeden, yine Ermeni kimliğine bürünüyordu… Ermeni olmamanın daha iyi olduğunun farkına varıyordu. Ancak, Ermeni olmamak imkânsızdı.”

Ezber değil, bilimsel bir kanunun veciz ifadesi: Değişim dönemleri sancılı olur. Yeni olanı iyi ile özdeşleştiren aydınlanmacı alışkanlığımızdan ötürü olsa gerek, bu vecizede bir dil ekonomisi yapılmış gibi görünür ilk başta. Zira herkes bilir ki sancı ile kast edilen elbette ki "doğum sancısı"dır. Bu ağrı, sızı, çalkantı, kan ve gözyaşının içinden tertemiz, gürbüz, güzel bir şey doğacaktır. 

Avrupa’da özellikle Jules Verne’in öncülüğünde gelişen bilimkurgu türündeki yayınlar, bir süre sonra Osmanlı dünyasını da etkilemeye başladı. Jules Verne’in ünlü bilimkurgu romanı Arzın Merkezine Seyahat (1864), 1885 yılında Mehmed Emin beyin çevirisiyle İstanbul’da Türkçe olarak yayınlandı. 1875’ten İkinci Meşrutiyet’e kadar olan dönemde Jules Verne’in hemen bütün önemli eserlerinin Türkçeye çevrilmiş olduğunu görüyoruz.

"Yer, alan" mekâna dair kimliklerde, iletişim biçimlerinde ve oluşturduğu süreçlerde merkezi bir önem arz eder. Mekân dönüştürücü, geçirimli, ve devingen yapıların teşekkül etmesine ortam oluşturur. Bu mekân, oluşturulduğu zamanın toplumun bilincine göre farklı işlevler ve vasıflar üstlenebilir.  Buradan hareketle, bu yazıda, kamusal ve özel alanda kurulan ilişki biçimlerinden üçüncü tarz söyleme dair mekân tasarımı olan mahrem alanın içindeki kadının yerini inceleyeceğiz.

Onur Orhan’ın yazdığı Yusuf’u Bulmak  romanını bir çırpıda okuyabilirsiniz. Yaklaşık yüz sayfalık bu  romanı bir nefeste okutan sayfaların sayısı değil. Yeşilçam filmlerinin delikanlı abileri ve ablaları, şablona yakın iyileri ve kötüleri, sınıf farkını eski ayakkabıları kadar rahat ve dert etmeden taşıyan mahallelisiyle karşımıza çıkan anlatılar çok tanıdık kaynaklardan aldıkları ilhamla konuşuyorlar.

Araştırmacı Hasret Saygı, doktora tezinde Kırşehirli kadınlar ile Iraklı Türkmen kadınların dil, din ve kadınlıkla ilintili konular üzerinde ortaklaştıkları ve ayrıştıkları noktaları inceledi. Kırşehir’de yaptığı saha araştırmasıyla iki grubun ortaklaştıkları ve ayrıştıkları noktaları inceleyen Saygı, mülteci kimliğinin din ya da dil gibi ortaklıkların üzerinde baskın bir kimlik olarak öne çıktığını vurguluyor.

"Milliyetçilik […], başta tarihsel kurgulamaları olmak üzere yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşasıydı." Marksizm Sözlüğü (Aralık 2016, Yordam Kitap), Milliyetçilik maddesinde böyle diyor. Özellikle son birkaç yıldır, milliyetçiliğin “yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşası” olduğunu düşünmek için pek çok sebebimiz bulunuyor.

Gül Özateşler’in “Çingene - Türkiye’de Yaftalama ve Dışlayıcı Şiddetin Toplumsal Dinamiği” başlıklı kitabı  hem doğrudan doğruya Roman / “Çingene” çalışmaları alanı hem de genel olarak Türkiye çatışma / linç yazınının kült metinleri arasındaki ayrıcalıklı yerini şimdiden almış durumda…

Soykırım, savaş, doğal afet gibi oldukça ağır ve sürekliliği olan travmalar yaşayan ailelerde konuşulmayan, ancak bilinçaltına yerleşen korkular kendini aile içindeki iletişimde çifte mesaj (Doppel-Bottschaft) şeklinde gösteriyor.

Amerikalı sosyolog E. O. Wright’ın 1985 yılında Verso yayınları tarafından yayınlanan ve 80’li yılların sonunda en azından Anglosakson dünyasında toplumsal sınıflar konusu üzerinden geniş tartışmalara yol açan, Sınıflar kitabını Notabene Yayınları geçtiğimiz ay Türkçe’ye kazandırdı.

Dual kelimesi iki kelimesinden gelir. Ama tam anlamıyla iki demek değildir. Eğer bağımsız iki “tek” arasında dual bir ilişki sözkonusuysa, bu iki “tek” unsurun hem birbirinden ayrı hem de birbiriyle aynı özellikleri tek tek içinde barındırdıklarını ve dolayısıyla bir bütün oluşturduklarını söylememiz mümkün. Buyüzden duali oluşturan iki “tek” ayrı ele alınamaz. Birini tam ve doğru anlayabilmek için ötekini de anlamak gerekir. Çünkü biri ötekinin hem var olma hem de gelişme ya da gerileme sebebidir.

Halit Ziya Uşaklıgil’in, Halide Edip Adıvar’ın ve Orhan Kemal’in sinemaya veya televizyona uyarlanamayan eserleri üzerinde durulurken, bu eserlerden sözü edilenleri sinemaya veya televizyona uyarlayan yönetmenlerden Halit Refiğ’in, bu yazarlardansa Kemal Tahir’in eserleri üzerindeki mesailerinde daha etkili olduğu sıklıkla vurgulanmıştı. Bu mesailer ele alındığında da görülebileceği üzere Refiğ bu eserleri sadece yönetmekle kalmamış, aynı zamanda, sözümona edebiyat eleştirmenlerinin, edebiyat araştırmacılarının ve kitap tanıtımcılarının Kemal Tahir’in eserleri üzerine çökerttikleri kara bulutları dağıtarak eserlerinin oksijeni daha rahat teneffüs etmesini sağlamıştır.

12 Eylül 1980, hiç şüphesiz bu ülkenin tarihinde yer alan dönüm noktalarından biridir.  Bu bağlamda 12 Eylül ve sonrasındaki sürecin edebiyat ve şiire etkisi ve yol açtığı sonuçların tartışılmaya devam ettiğini söylemek mümkündür. Acaba 12 Eylül ile birlikte yaşanan süreç şiirimizi nasıl etkilemiş, bu dönemin yaşantıları nasıl dile getirilmiştir? Ya da dile getirilebilmiş midir?

Çok Okunanlar