İstanbul’un distopyaları otorite, gökdelen ve deprem… - Mesele 121

Fotoğraf: beril de / behance.net

Kıssa Kıssa

İstanbul’un yüz yıl sonrasını tasvir eden on altı distopik öykü, Aslı Tohumcu ile Kutlukhan Kutlu’nun derlemesi ve on altı yazarın irkiltici hayal gücü ile “İstanbul 2099” kitabında buluştu. Distopyalarda baskı düzeninin öne çıkması dikkat çekiyor.

Der: Kutlukhan Kutlu, Aslı Tohumcu
Doğan kitap
2019, 264 sayfa
 

William Gibson seksenli yıllarda yazdığı bilimkurgu romanı Neuromancer’da İstanbul’u hep aynı kalan kent olarak tarif etmişti. O kitabın üzerinden geçen çeyrek yüzyılda baş döndürücü hızla değişti şehir. Peki taşı, toprağı, suyu ve canı yerinden oynatan bu değişimin bizi nereye götüreceğini tahayyül ediyoruz? Bu kadim kent iki binyıl önce de hikâyeleriyle ve anlatıcılarıyla buradaydı, 21. yüzyılın kapanışında da öyle olacak ama nasıl bir suretle? İstanbul 2099, on altı yazarın kaleminden 21. yüzyıl sonu İstanbulu’na dair on altı çarpıcı tasavvur içeriyor. Toplumsal, mimari, teknolojik, hatta bazen coğrafi açıdan farklı on altı yeni İstanbul. Bir ömür kadar uzak ama dünün ve bugünün tüm İstanbulları kadar tanıdık ve yakın. Müstakbel İstanbulların “cesur yeni dünya”sına hoş geldiniz...Hayal gücünün yakın gelecek öngörüleriyle şekillendiği İstanbul 2099’u hayalleri ve öngörüleri ile şekillendiren yazarlar ve öyküleri şöyle:

Aslı Perker'in “Günübirlikçiler” öyküsü, yaşanmaz hale gelen Dünya’dan başka bir gezegene göç etmiş bir ailenin çocuğunun Dünya gezegenine ilk ziyaretini anlatıyor. Söz konusu turistik gezinin mekanıysa yakıcı güneş altında 65 derece sıcaklıkta kavrulan bir İstanbul. Boğaz ve tüm deniz kurumuş durumda, hâlâ burada yaşayabilenlerin hayatına da açlık, yoksulluk ve kanunsuzluk hakim.

Tayfun Pirselimoğlu'nun “İstanbul'un Düştüğü Gün” öyküsü, çok çok uzun süredir ülkeyi demir yumrukla yöneten bir Başkan'ın hakim olduğu bir distopya. Kahramanımız sistemde hatırlı bir yere sahip bir tanıdığı olan ama hiçbir işte dikiş tutturamamış, sokakta göçmenleri soyup hayatını idame ettirmeye çalışan bir genç. "İşgale uğramış" Galata Kulesi'nin en üstünde kapattığı bir odada yaşıyor. Bir gün Başkan'ın berberi olmakla görevlendiriliyor ve saray vazifesi gören yüksek bir binaya gidiyor...

Barış Müstecaplıoğlu'nun “Yabancı” öyküsünde 2099 yılının İstanbul'u, uzaylı istilası altında. İnsanlar ellerinde kalan savaş araçlarıyla direnmeye çalışıyorlarsa da uzaylıların teknolojik gücüne rakip olamıyorlar. Hikâyenin başında uzaylılar, Boğaz'da bir tür gözcü olarak kullandıkları, denizden yüz metre yüksekte havada asılı duran Kız Kulesi'ni insanların savaş gemisine çarptırarak, gemiyi paramparça ediyorlar. Hikâyenin kahramanı Recep ise, sahip çıktığı Ali adındaki küçük çocukla birlikte Beşiktaş'ta, hayatta kalmış tüm insanlar gibi uzaylıların araçlarına görünmeden, gizlenip saklanarak hayatını sürdürmeye çalışıyor...

Deniz Tarsus'un “Galip'e Feza” öyküsünde geleceğin İstanbul'u, binaların ve sokakların devasa labirentler oluşturarak gökyüzünün görüntüsünü tamamen kapadığı, apartman bloklarından ibaret bir şehir. Kahramanlarımız Galip ve Esrar bu blokların içinde günün büyük bölümünü çalışarak geçiren, kalan vakitte de dev farelerin cirit attığı koridorları ve odaları gezerek şehrin bir haritasını çıkarmaya çalışan ve bu hayatın ağırlığına dayanabilmek için de geleceğin uyuşturucu maddelerinden medet uman iki çocuk.

Engin Türkgeldi'nin “Sûr” öyküsünde geleceğin İstanbul'u, büyük bir deprem sonucu yer ile yeksan olmuş durumda. Kahramanlarımız da farklı farklı fraksiyonların güç sahibi olduğu 2099 sur içi İstanbul’unu boydan boya geçip para edecek veya takas edilebilecek bir şeyler arayarak, ama denizi hiç görmeden, sadece sesini ve kokusunu duyarak yaşayan karakterler.

Afşin Kum'un “Ekmek Parası” öyküsü Beşiktaş'ta bir lokantada buluşan bir babayla oğulun öyküsünü anlatıyor. Öyküde resmedilen 2099 İstanbul'unda makineler artık hayattaki tüm önemli işleri üstlenmiş durumda, hatta kafelerle insanları bile yapay ("plastik") insanlar karşılıyor.

Sabri Gürses'in “Bergamavi” öyküsünde camilerin ortadan kaldırıldığı ve Kuran'ın yerini yeni resmi ve ortak dil olan İngilizce'de yazılmış ve çok yaygın olarak sanal versiyonları kullanılan "The Qoran"ın aldığı bir 2099 İstanbul'u var... Öyküdeki karakterler suyun altında Ortaköy camiinin kalıntılarını bulduktan sonra, gizlice oraya namaz kılmaya gitmeye başlıyorlar.

Mehmet Açar'ın “Üçüncü Çocuk” öyküsünde 2099 İstanbul'unda insanlar devasa gökdelenlerde yaşıyor. Bu gökdelenlerde her türlü imkân ve yaşam alanı var, bazı günlerde ilan edilen sokağa çıkma kısıtlamaları da buna eklenince insanların hayatlarının önemli kısmı bu mekanlarda geçiyor. Aybisi (IBC) denen bir beyne entegre bilgisayar, insanların her an fiziksel/psikolojik durumunu gözetliyor ve uykularında bile onlara eşlik ediyor (Rüyaları etkileyip yönlendirdiği şeklinde söylentiler de var). Yeni bir siyasi seçim yaklaşırken, öykünün sevgilisiyle ayrı gökdelenlerde yaşayan kahramanı, kendi gökdelendeki genç bir kadına ilgi duymaya başlıyor.

Doğu Yücel'in “İstanbullu”sunda 2099 İstanbul'u, yıkıcı bir Doğu-Batı Savaşı'ndan sonra bir tür tampon bölge, bir "duvar" işlevi görmek üzere tamamen boşaltılmış durumda. Kahramanımız sadece makinelerin göz kulak olduğu farz edilen bu İstanbul'da gizlice yaşamaya devam ediyor.

Cem Akaş'ın “Uzun Siyah Tül” adlı çok kısa öyküsünde bir kadının İstanbul İmamı olduğu bir 2099 İstanbul'unda, öykünün anlatıcısının "beyin elektriğinin tık diye kesilmesi suretiyle" idam edilip Zincirlikuyu altındaki mezar kente gömülüşü anlatılıyor.

Altay Öktem'in “Kanalİstanbul'da Sıradan Bir Olay” öyküsünde, Kanalİstanbul'un gerçekten yapılmasından ve betonlaşmanın iyice gemi azıya almasından sonra, geleceğin İstanbul'unda ciddi susuzluk ve radyasyon sorunu baş göstermiş durumda. Öykünün Kanalİstanbul manzaralı (ki kurumuş durumda kanal) bir gökdelende oturan çiftinden biri saç plantasyonu uzmanı – çünkü 2099 İstanbul'unda insanlar radyasyon ve sentetik yiyeceklerin etkisiyle saçlarını yitirmiş durumda.

Murat Uyurkulak'ın “Gündem Toplantısı” öyküsü, çok katı bir sansür ve medya kontrolünün olduğu bir 2099 İstanbul'unda bir gazetenin gündem toplantısında geçiyor. Karakterler özellikle de tamamen kurumuş "kültür" alanında aktarılacak haber bulmakta zorlanıyorlar.

Elif Türkölmez'in “Nora'nın Yosunları” öyküsünün kahramanı, çocukluğu İstanbul'da Kınalıada'da geçmiş ama şimdi Paris'te yaşayan, denize tutkun yaşlı bir kadın. Ancak Dünya'da denizler artık son derece kirli ve hastalık saçıyor, etrafları da tellerle çevrilmiş durumda. Bir adam, hikayenin kahramanının Paris'teki evine İstanbul'u sanal bir şekilde ziyaret etmesini mümkün kılan bir bağlantı aygıtı getiriliyor ve böylelikle kahramanımız imha edilmek üzere Kınalıada'yı ve eski akrabalarını son bir kez görüyor.

Mehmet Berk Yaltırık'ın “Bozkıresk” öyküsünde İstanbul, depremler ve radyoaktif sızıntılar sebebiyle bir felaket sonrası coğrafyaya dönmüş durumda ve eski şehrin civarında, sur içinde, endüstri-öncesi bir hayat yaşanıyor. Yerleşiklerle (şehirliler) göçerler sürekli çatışma halindeler. Hikâyenin kahramanlarından "Kıraçlı" ünlü bir eşkıya ve "kıraç" diye anılan, at ve haydutların at sırtında ve bisiklet üstünde gezdiği, tamamen kanunsuz bölgede yaşıyor. Sur içine ise Şehrin Paşası denen bir asker/yönetici hâkim. Şehrin Paşası, bir gün Kıraçlı'ya bir düşmanını bulup ortadan kaldırma görevi veriyor...

Hakan Bıçakcı'nın “Cesur Yeni İstanbul” öyküsünde bugün bildiğimiz İstanbul ancak özel aygıtlarla bağlanılıp ziyaret edilebilen bir "simülasyon" haline gelmiş durumda. 2099'un gerçek, fiziksel İstanbul'u ise insanlara dışarı çıkmanın büyük ölçüde yasak olduğu, akıllı tankların kol gezdiği, ıssız bir totaliter kabustan ibaret.