İki kent, bir mayıs... - Mesele 121

terennüm

Dün, 1 Mayıstı. Hem evde hem dışarıda olabildiğim, bir bayram havasında olmamakla beraber heyecandan yerimde duramadığım bir başka 1 Mayıs. Alman dostlar günün koşullarına uygun çok sayıda eylem örgütlemiş. Sabah yürüyüşüm sırasında ve bisikletle dolaşmaya çıktığım zaman rastlayabildim çoğuna. Twitter’da takip edilebilir anlık rota belirlenen yürüyüşlerin yanı sıra.

Mahallemizde marş çalan pek balkon yoktu, yerine havai fişek atarak protesto edenler vardı. Polis saldırısı oldu, gaz atıldı. Duran ve izleyen insanları bırakın, eylemin içindeki insanlara da değildi polis saldırısı. Polis her yerde polis, devlet her yerde devlettir. Ancak burada hala insan hakları ve demokrasi önemli. Bu yüzden hukuken kendilerini sağlama almadıkça şiddet uygulamıyor polis.

Gösteriler meşru idi, ama yasal (meşruiyetini tartışmam bile) sınırları zorlayanlar için güç kullandılar. Sonuç olarak sloganlar, dövizler ve pankartlar hala sokaklarda, duvarlarda, kaldırım taşlarında ve köprü korkuluklarında asılı. Sonuç olarak sloganlar ulaştı. Sonuç olarak bu koşullarda dahi kimse yalnız kalmadı. Dayanışma ve özgürlük sloganları baskındı.

Tüm bu süre içinde Türkiye’de yaşadığım pek çok yeri düşündüm. Balkondan marş çalmak, evden eylemler... mahallenin nasıl bir yer olabileceğini bildiğimizi sanıyordum. Güvenlik kaygısıyla evlerine sessizce kapanan ve sosyal medya ile başka bir mahallenin sokaklarında aktivizmini sürdüren insanları görmezden gelindiğini düşünüyorum.

Mekanın politikayı belirleme yetisi, politikayı belirli sol-eğilimli mekanlarda yaşama şansına sahip olanlar tarafında sıkça gözardı edilir zaten. Aynı toplantı saatlerinin ve yerinin yoğun çalışmak zorunda kalan işçiler veya çocuk bakma yükü üstlerine atılmış doğallaştırılmış kadınların dikkate alınmadan belirlenmesini sağlayan sol-aktivistler gibi.

Kendi yoldaşının eşine ve çocuğuna ulaşamayanların, “fabrikadaki işçilere” ulaşmayı hedefleyen başarı kriterleri gibi. Halbuki başkasının kararlarına ve emeği karşılığı kazandığı paraya bağımlı yaşayanlar, görünmez fabrikaların içinde belirsiz saatlerle çalışıyorlar artık.

Hayatımızın bu kadar keskince politikleştiği bir dönemde hala söylemlerimizin ve hayat pratiğimizin a-politikliği beni çileden çıkarıyor. Tartışma kabiliyetinin akademide ve politikada bile eleştiri kültürü ile erimesi de öyle. Kişiselleşmiş, eril ve saldırgan cümleler kurmak, popüler olana dönüşüyor. Eleştiri kişisel saldırı olarak algılanıyor ve elbette herkesin kendi doğrusu, en doğru!

Yeni yollar bulmak, eskisinden öğrenmemek anlamına gelmiyor; aynı en iyi eleştirinin çözümü yanında taşımadığı. Dünyanın en iyi cümlesini yazmak, en iyi eylemini yapmak da demek olmuyor. Çözümü bilmek zor, zira büyük cümleler yerine hayattan öğrendiklerimizle yol alırken imtiyazlarımızı bırakabilme gücümüz bizleri birleştirecek bugün. Erkeklik imtiyazını bırakmak mesela. Adorno’nun dediği gibi, “evinde huzur” bulmak bir ahlak problemine dönüşmeli, o huzuru sağlamak için çalışmak zorunda olduğu halde niteliklerine kıymet verilmeyenleri gördükçe. Bunca boş evin olduğu yerde evsizleri, sokak hayvanları ve aynı konfor için yok ettiğimizi doğayı gördükçe.

Hayatı politik kurmadıkça, devrimden sonraya ertelenecek bir cennet sadece bizim özgür dünyamız. İktidarın en önemli güvencesi bize diktatörlük ve sömürüyü dayatırken, evde-mahallede-ailede-gönüllü ortaklıklarda-derslerimizde halihazırda aynı sistemi inşa etmemiz veya sürdürmemiz.

Bugün 2 Mayıs, dünün yankıları her yerde. Sosyal medyadaki kendi mahallemizde yankılanacak duracak. Türkiye’de çoktan döküldü polis tarafından kuvvetle muhtemel. Sokakta yağmur veya mahallenin delisi tahrip edene kadar kalacak Berlin’de. Önemli olan bugün aynı coşkuyu neyi değiştirmek için kullanacağımız.

İşçilerini habersizce işten çıkaranlarla, çok konforlu hizmetleri için suç ortaklığı etmekten vazgeçtiğimizde; gelirinizin bir kısmını “yardım veya zekat” için değil dayanışma için ayırdığımızda; suç olarak tanımlanan şeyler aslında özgürlük, barış ve demokrasi olduğu halde hapiste olanlara destek olduğumuzda... ve bunları iyilik diye değil, daha iyi bir dünya bırakmak üzere görev olarak yaptığımızda ancak “güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz”...

Çok Okunanlar