Evlilikten firar kaç vakte kadar? - Mesele 121

Sahne Tozu

Ben: Sakine merhaba, ne zamandır sesin soluğun çıkmıyordu. İyi ki tiyatroya gittik de buluştuk.
Sakine: Senin programın doluydu, tiyatro deyince benim her zaman vaktim var. Kadınlarla ilgili tiyatro oyunları görmek özellikle hoşuma gidiyor, hadi konuşalım biraz. Ama önce sen açılış yap bence.

Ben: Salona girdiğimizde, oyun başlamadan önce gördüğüm manzarayla başlayayım o zaman; tüllerle yaratılan mekan içinde tam karşımızda bir rüya kapanı, sağda solda yanan mumlar, tütsüler, kahve fincanları gördüğümüzde aşağı yukarı son 15 yılın en popüler işletmelerinden biri olan falcıda olduğumuzu anlamasak da gündelik hayatta sık karşılaşmadığımız bir mekana davet edildiğimiz aşikardı. Arka odaya ya da kuytu bir köşeye çekilerek müşterilere gelecekten umutlu haberler veren kafelerin aksine biraz sonra öğreneceğimiz üzere, burası müstakil bir müesseseydi. Falcı tek, müşteriler de münferit. Daha sonra birkaç kere duyacağımız üzere ‘müşteri gizliliği’ bu müessesede esastı. Kurumsal bir kimlik taşıma iddiasındaki mekanın sahibi Serpil hanım da zaten zihnimizdeki falcı imgesine takla attırıyordu.

Falcı kahvelerinde kimler çalışıyor?

Sakine: Zihnimizdeki falcı imgesi nedir ki? Sen galiba hiç fal kahvelerinde çalışanların üstüne başına bakmadın? Dışarıda görsen müşteriyle çalışanı birbirinden zor ayırırsın. Hala bir dudağı yerde bir dudağı gökte, başına bir tülbent bağlamış falcı bacı imgesi mi var zihninde? Gerçi muskalar, tütsüler, gülsuyu gibi eşyalar zihnindeki eski falcı imgesine çıkan yoldaki işaretler bir yandan da...

Zehra İpşiroğlu

Ben: Evet falcı imgesi biraz sıkıntılı oldu, zihnimizdeki imgeler ne kadar da zor değişiyor sahiden. Falcı imgesi, tülbent vs. derken hangi oyun hakkında konuştuğumuzu da söylesek iyi olacak. Hayal Satıcısı’nı Zehra İpşiroğlu yazmış, Berfin Zenderlioğlu yönetmiş ve Berna Laçin oynamış. Evden, evlilikten ve kendisine yüklenen sorumluluklardan, rollerden ve türlü türlü baskılardan kurtulmanın yolunu falcılık yapmakta bulmuş bir kadının iş yerine bir buçuk saatliğine konuk olduğumuz oyundan çıkarken seyirciler pek memnun görünüyordu. Sen bu izleyicilerle aynı fikirde değilsin, biraz anlatsana?

Sakine: Falcı Serpil kendi hayatından kaçıyor ama fazla da uzağa gidemiyordu aslında. Yine kadınlarla çevrili bir ortamda ama erkeklerin konuşulup düşünüldüğü bir evrende yaşıyordu. Başında zebellah gibi dikilen kocası Nuri, yerine yetiştirmeye çalıştığı oğlu Kahraman, Serpil’i göz hapsinde tutan görümceleri arasında nereye kaçtığını pek de çıkaramadım. Kazandığı para bile kendisine kalmıyordu.

Kadife bir garip kadın!

Ben: Aile bağları, anne kimliği, kendine ait bir gelirinin olmamasını da göz önünde bulundurarak Kadife kimliğinden sıyrılıp Falcı Serpil olmakla başladığı serüveni başlangıç kabul edersek buradan nereye varmasını bekleyebiliriz sence? Ya da şöyle sorayım; Kadife ne kadar uzağa gidebilirdi ki zaten?
Serpil’in içindeki Cesaret Ana?

Sakine: Onu oyunun yazarı ve yönetmeni belirler, ama ben çok da beğenmedim bu Serpil’in gidişatını açık konuşmak gerekirse.
Neden dersen, neler çektiğini unutup unutup müşterileri arasındaki kadınlara yüklenip duruyordu. Kadınlara akıl verirken sürekli eski moda fikirleri öne sürüyordu, erkeği elinde tutmanın yollarını öğretip müşterilerinin mağduriyetlerinden para kazanmaya çalışıyordu. Mesela bir yerde “akıllı kadın dayak yemez” demişti, çok sinirlendim. Zorbalıkla dize getirmeye çalışanlardan kendisi bıkmış usanmışken aynı zorbalığı müşterilerine yapıyordu.

Ben: Serpil’in bu aymaz halini bir eleştiri olarak da okumak mümkün. Kadının kadına gösterdiği şiddetin farkında olmayan birini sahneye çıkararak seyircide bir yabancılaşmanın amaçlandığını düşünüyorum. Bazı aymazlıkları bana Cesaret Ana’yı hatırlattı.

Sakine: Aynı fikirde değilim. Oyunun bir yerinde şöyle demişti; “Ortam kötü, suçsuzsan suçsuz olduğunu kanıtlayana kadar anan ağlıyor, üstüne çamur atılmışsa, o çamuru temizleyene kadar canın çıkıyor.” Şimdi neler olup bittiğinin bu kadar farkında olan bir insan hemcinsleri hakkında nasıl olur da “artist bozması kart karı” gibi sözler söyler? Başka türlü bir kötülüğü göstermek istemiş olabilirler bu oyunda belki, ama ben bulamadım.

Ben: Bence yazar yarattığı bu anti kahramanla tam da o senin sinir olduğun tavırları ve söylemi eleştirmişti. Farkında olarak ya da olmayarak kendisine yöneltilen şiddeti hemcinslerine yöneltmekte hiçbir sakınca görmeyen bütün kadınları Serpil’in bedeninde temsil etmişti. Şiddetin dışında bir dilin kurulması özlemiyle, ironiden güç alarak böyle bir oyun kişisi geliştirildiğini düşündüm oyunu izlerken.

Sakine: İroniyse de bunun neye hizmet ettiğine bakmak lazım. Seyirciler olarak biz bu oyunda kime nasıl bir tepki vermeliyiz? Kadife gibi ezilen, dayak yiyen, zorla evlendirilmiş bir kadına karşı hissettiğimiz acıma duygusuna eşlik eden çaresizliği nereye koyacağız? Kadife’nin bir üst sürümü olan ekonomik bağımsızlığını kısmen ilan etmiş, kocasının el koyduğu paraların yerine müşterilerini türlü yalanlarla kandırarak ‘ek gelir’ elde eden şark kurnazı Serpil’in sevilecek bir hali yok bana kalırsa. Kadife mağdur, Serpil ise o mağdurların sırtına basarak yükselen çıkarcı biri. Aynı bedende iki kişiyi taşımanın ne kadar zorlu olduğunu kabul ediyorum, Serpil’in güç sarhoşu olduğunu da. Ama yalnız başına kaldığı anlarda azıcık da olsa kendisini dinlemesi, tereddüt etmesi gerekmez miydi? Sahnede karşılaştığımız demir iradeli ve duygularından arınmış bir kadının inandırıcı olamadığını düşünüyorum. Serpil gerçekten de sahnede göründüğü kadar geçmişine gözünü ve ruhunu kapatmış olsaydı bize Kadife’nin mağduriyetinden bahsetmezdi, bunu gururuna yediremezdi. İki kadın arasındaki geçişlerdeki kesin çizgiler hem Kadife’yi hem de Serpil’i özgün birer varlık olmaktan çıkarıyordu.

Ben: Oyun kişisinin inandırıcılığıyla oyuncunun örtüşmediğinden mi bahsediyorsun?

Samimiyet önemli bir bileşen

Sakine: Bu bence hem metinle hem de oyunculukla ilgili bir mesele.
Oyunun metnini de okudum, Serpil sahnedekinden çok farklı şeyler söylemiyordu. Elde ettiği güçle sarhoş olmuş bu kadın yeni zenginler gibi yüksek yüksek konuşuyor, esip savuruyordu. Eski halinden eser kalmamış haliyle Kadife’nin başına gelenleri anlatırken bile Serpil’likten vazgeçmiyordu. Yeni edindiği kimlik onu esir almış gibiydi ve tam da bu sebeple sahiciliğini yitiriyor, ne o ne öteki olabiliyordu. Zaten beden diline yansıyan bir özensizlik vardı; asıl anlayamadığım ve Serpil’i bir yere oturtamadığım nokta belki tam da burası oldu. Serpil olarak müşterilerini karşılarken, yüksek perdeden konuşurken arada Kadife’nin içinden çıktığı anlar çok önemliydi. Metinde Kadife’yi saklayan, inkar eden ya da en hafifinden ona geri dönmek istemeyen bir Serpil vardı. Ama sahnedeki Serpil’in bedeni ikisinin arasındaydı. Ne o, ne diğeri olabilmiş bir kadın gördük sürekli olarak. Giysisi bile bu noktayı işaret ediyordu, tek parçalı, iki renkli, ne seksi ne rahat bu tulum da, zor taşıdığı ağır topuklar da bu falcı kadını inanılır bir figür kılmaktan uzaktı. Her an elinden bir kaza çıkacakmış gibi davranan Serpil’in başkalarına akıl hocalığı yapması, umut vermesi bu haliyle çok zordu, bu haliyle başarılı olmuş olması da inandırıcı değildi.

Ben: Salon seçiminin de bunda katkısı olduğunu düşünüyorum. Sahnede kahve pişirip seyircilerden birine uzatmak İtalyan sahnede çok zahmetli. Daha küçük, samimi, seyircilerin oyuncunun etrafında oturduğu bir sahne/salon tasarımında bambaşka bir atmosfer ortaya çıkabilirdi. Zaten oyun sırdaşlık, bir tür dayanışma, dert ortaklığı talep eden yapısıyla bu yakınlığın altını çizse bambaşka bir yere ilerlemiş olacaktı. Serpil’in gelgitleri de daha yakından görülür ve üstünde ne kadar yapıştırma durduğuna biz izleyiciler yakından şahit olmakla kalmayıp, edinilmiş bu duruşun Serpil’in üzerinden kayıp gideceğine ilişkin bir umuda bile kapılarak çıkıp gidebilirdik oyundan.

Sakine: Galiba konuşa konuşa asıl meseleye doğru yaklaştık. Sahnenin yapısı kadar önemli bir mesele daha var. Bence Serpil’i kendime bu kadar uzak hissetmemin sebebi onun müşterilerine değil de biz seyircilere samimiyetsiz oluşuydu. Sık sık tekrarladığı gibi “şurada biz bizeyiz” dediği zamanlarda bile bize oyun oynamaya kalkması sebebiyle bir türlü yakınlaşamadığımı, sırrına ortak olmaktan gönenmediğimi, onun için sevinemediğimi hissettim. Eğer seyirciye de samimi olmayacaksa biz neden oraya toplanmıştık? Bize kızabilir, şakalaşabilir, hakaret bile edebilirdi, ama o samimiyetsizlik işi bozdu bence.
Ben: Dertlenme be Sakine, birkaç ay sonra gider bakarız, belki artık alışmıştır?

Çok Okunanlar

Facebook'ta Mesele