13. Karaburun Bilim Kongresi çağrısı yayınlandı: "Ne yapmalı?" - Mesele 121

Kuramsal
Typography

V. İ. Lenin 1901 yılında yazıp bir yıl sonra yayımladığı Ne Yapmalı kitabında Rusya’daki işçi sınıfı hareketinin “yakıcı sorunlar”ını saptamıştı. Sorunları belki her zamankinden ve her yerdekinden daha “yakıcı” hisseden Türkiye koşullarında, sosyalizm tarihinin bu kült metnine dönüp baktığımızda görüyoruz ki orada tartışılan sorunlar hâlâ bütün yakıcılığıyla sosyal ve siyasal yaşamımızın her bir alanına değiyor.

Ne Yapmalı’da her şeyden önce devrim sorunu tartışılır ve reformcu çözümlere karşı toplumsal ve siyasal bir köklü dönüşüm önerilir; devrim koşulsuz çağrıdırNe Yapmalı’nın diğer önemli başlığı örgüt sorunudur. “İşçi sınıfının eseri” olacak ve devrimi yönlendirecek bir mekanizma üzerine düşünen Lenin, çözümü Fransız İhtilali’nden itibaren siyasetin giderek daha çok merkezine oturan partilerde bulur ki bu aygıt takip eden bir yüzyıldan uzun bir süre boyunca sosyalist örgütlenmenin paradigması haline gelecektir. Diğer taraftan aydınları devrime emekçi sınıfların tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir akıl yürütmeyle bağlar Lenin; böylece önderlik ve aydınlar sorununa da çalışmasındaki sorunlar arasında yer verir. Nihayetinde, yayın sorununu odağa alır ve kolektif bir bilinç üretiminin ve örgütlemenin aracı olarak işlev görecek bir yayın organı önerir.

Evet, zamanın şimdisinde Lenin’in devrim çağrısı her zamankinden daha yakıcı ve gerçek bir talep; hem de dünya devrimlerinin uzun süredir gündemde olmadığı, devrimin “bir ihtimal” olarak bile toplumsal duygu-durumun kıyısına yaklaşmadığı bir “karanlık dönem”de… Ve Lenin haklıdır; devrim çağrısı mantıksal bir zorunlulukla örgüt sorununu koyar düşünmenin önüne. Dünyanın her köşesinde devrimci hareketler kendi içeriğine uygun biçimler vesiyasal yapılar inşa ederek cevap verirler bu çağrıya. Yine biliyoruz ki yaklaşık yüz yıldır dünyanın her köşesinde üniversite içinden ya da dışından kendi sözünü söyleyebilme yürekliliğini gösterebilmiş aydınlar devrimci siyasetin kimi zaman içeriden kimi zaman dışarıdan bilinç üreticisi/taşıyıcısı oldular; öncünün pratiklerini belirlemek ya da belirlenmiş pratikleri teorileştirmek/dillendirmek için... 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra ülke tarihinin en kapsamlı baskı ve kovuşturmalarıyla karşı karşıya olan akademisyen ve aydınlara yapılanlar söz konusu tartışmaların yalnızca 117 yıl önceki tüm bileşenlerine değil çok daha fazlasına…

Ve evet, bugünden bakıldığında “Ne yapmalı” gibi “büyük ve felsefi” bir soruya “bir dergi çıkarmalı” şeklinde “küçük ve pragmatist” bir cevabın verilmesi belki garip gelebilir. Lakin artık her veçhesi devasa bir kitle iletişim ağı tarafından kuşatılmış günümüz toplumunda, adeta bir “iletişim kapitalizmi” çağında Lenin’in çok erken bir çağda medyaya atfettiği önemin öngörüsünü anlamak çok daha mümkündür; hele ki yüzlerce gazetecinin cezaevlerine doldurulduğu, sosyal medya kovuşturmalarının artık herkesi hedeflediği, medyanın tüm niteliğini ve özerkliğini yitirdiği bir zamanda. Ne Yapmalı’daki tüm bu sorunlar baki ve kongremizde 100 yılı geçen bir zamandan beri dolayımlanmış oldukları yeni biçimlerle tartışılacak elbet.

Ancak, tüm bu meseleleri Lenin’in Ne Yapmalı’sından hareketle günümüze taşımaya çalışırken elbette somut durumun somut tahlilinden yola çıkmak gerekiyor. Nitekim 1901’den günümüze hem sermaye ve devlet hem de bunların karşısında yer alan devrimci hareketler bir dizi yeni nitelik ve yeni belirlenimler aracılığıyla karakterize olmuş durumda. Bugün, sermayenin ve devletin gündelik yaşamlarımızın en küçük “an”larına bile sızdığı, onları kendi formunda yeniden ürettiği bir egemenlik biçimiyle karşı karşıyayız. Devlet, çıplak ve saf varoluşundan asla imtina etmeden (ve bu özelliğini oldukça da güçlendirerek) ancak artık bunun çok ötesinde dolayımlanmış bir varoluşa sahip.Dünya devrimci hareketi böyle bir devlet olgusu karşısında elbette cin çarpmışa dönmedi. Belki hafifçe sendeledi; lâkin bulunduğu her alanda olabildiğince cepheden, ama çok zamanda göğüs gerdiği şeyle ilişkisinde lokalize olarak devletin çok zamandır görünmez kılınmış yayılımını görünüşe ve bilince çıkardı. Karşı koyduğu her alanda doğal ve/veya veriliymiş gibi gözükeni tersine çevirdi; parça parça da olsa umudu canlı tuttu.

Türkiye son birkaç yıldır sürekli bir çalkantı halinde… Ancak, çalkantının her dalgası enerjisini kaybederek, azaltarak durulma yerine, tam tersine iç içe geçmiş, karmaşık, neredeyse bir sonrakinin ne olacağının kestirilemeyeceği şiddetli yeni dalgalar üretiyor. Bir taraftan iktidar 2017 referandumunun da verdiği ivme ile gün geçtikçe ağırlığını artırarak, çapını genişleterek istibdadını güçlendiriyor. Diğer taraftan genişleyen, büyüyen bu istibdattan nasibini alanlar var: Daha adı geçerken grevleri yasaklanan işçi sınıfı; ölümlerinin sıradanlığın parçası haline getirilerek gömülmeye çalışılan kadınlar; kadın ve erkek dikotomisine dayanan bir cinsiyet rejiminde “dışarıda kalanlar”; her gün daha fazla emekleri sömürülen ve dahi şiddete, tacize, tecavüze uğrayan çocuklar; bir yandan yakılmış, yıkılmış, talan edilmiş coğrafyalarında ve mekânlarında nefes almak için çırpınırken diğer yandan özellikle siyasi kanalları ümüğüne kadar sıkılan Kürtler, komünistler, sosyalistler ve devrimciler; savaşın yıkımı ile yaşamları boyunca hiç görmedikleri suyun kenarlarına cesetleri vuran mülteciler; sadece cezaevlerindeki on binler değil hayatları tek tipinin cenderesine sokulmaya zorlanan milyonlar Türkiye’nin  Guernica tablosunun birer parçası haline gelmiş durumda.

Lâkin insanlık tarihi tüm yakıcılığına rağmen dayatılan bu tür yıkım ve baskı tablolarının dışarısına çıkmak için verilen mücadelelerle doludur. Tarih, defalarca, hiçbir istibdat döneminin ömrü billah sürmediğini ve en karanlık dönemlerden sonra dahi tüm gücüne rağmen totaliter rejimlerin sayısız coğrafyada er ya da geç sonlandığını yazar. Hakikatin dahi dillendirilemediği, yaşam alanlarımızın çepeçevre kuşatıldığı, toplumsal muhalefetin soluk alma olanaklarının alabildiğine yok edilmeye çalışıldığı günümüzde yan yana gelerek geçmişin mücadele mirası ve bugünün nesnel koşulları üzerinden inatla yeniden ve yeniden örmeye koyulacağımız mücadele hattı, geleceğin inşasında ibreyi emekçi sınıflar lehine çevirecektir. 117 yıl önce Lenin’in tarihi metininin başlığındaki “Ne Yapmalı?” sorusuna bugünden bakarak beraber düşünmeyi, yanıt aramayı arzuladığımız Kongremiz ise söz konusu metnin ilk halinin başlığı olan “Nereden Başlamalı” sorusuna belki de bugün için bir cevap olacaktır.

Karaburun Bilim Kongresi olarak 2006'dan bu yana çağrısını yaptığımız temaların hiçbiri bu yılki kadar normatif olmamıştı. Her yıl, yaşamlarımıza değen temel bir sorunsalı ana tema olarak ilân edip ağırlıkla bunun etrafındaki leitmotif’leri de kapsamaya gayret ettik. Memleketin ve üniversitenin ve tüm diğer yaşam alanlarımızın içinde bulunduğu koşullarda sizleri aşağıdaki kapsam kısmında tanımlamaya çalıştığımız konular hakkında “ne yapmalı” sorusuna yanıt aramaya davet ediyoruz; çünkü “Kavram” hakkını arar.

Düzenleme ve Bilim Kurulu üyemiz, hocamız, yoldaşımız Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun rehin alınmasının yarattığı öfkeyle;  kendisinin bizlere zindanların arkasından dahi olsa her zaman bulaştırdığı cesaret, coşku ve umutla…

Her yıl olduğu gibi, “bu davet bizim”…

V. İ. Lenin 1901 yılında yazıp bir yıl sonra yayımladığı Ne Yapmalı kitabında Rusya’daki işçi sınıfı hareketinin “yakıcı sorunlar”ını saptamıştı. Sorunları belki her zamankinden ve her yerdekinden daha “yakıcı” hisseden Türkiye koşullarında, sosyalizm tarihinin bu kült metnine dönüp baktığımızda görüyoruz ki orada tartışılan sorunlar hâlâ bütün yakıcılığıyla sosyal ve siyasal yaşamımızın her bir alanına değiyor.

Ne Yapmalı’da her şeyden önce devrim sorunu tartışılır ve reformcu çözümlere karşı toplumsal ve siyasal bir köklü dönüşüm önerilir; devrim koşulsuz çağrıdırNe Yapmalı’nın diğer önemli başlığı örgüt sorunudur. “İşçi sınıfının eseri” olacak ve devrimi yönlendirecek bir mekanizma üzerine düşünen Lenin, çözümü Fransız İhtilali’nden itibaren siyasetin giderek daha çok merkezine oturan partilerde bulur ki bu aygıt takip eden bir yüzyıldan uzun bir süre boyunca sosyalist örgütlenmenin paradigması haline gelecektir. Diğer taraftan aydınları devrime emekçi sınıfların tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir akıl yürütmeyle bağlar Lenin; böylece önderlik ve aydınlar sorununa da çalışmasındaki sorunlar arasında yer verir. Nihayetinde, yayın sorununu odağa alır ve kolektif bir bilinç üretiminin ve örgütlemenin aracı olarak işlev görecek bir yayın organı önerir.

Evet, zamanın şimdisinde Lenin’in devrim çağrısı her zamankinden daha yakıcı ve gerçek bir talep; hem de dünya devrimlerinin uzun süredir gündemde olmadığı, devrimin “bir ihtimal” olarak bile toplumsal duygu-durumun kıyısına yaklaşmadığı bir “karanlık dönem”de… Ve Lenin haklıdır; devrim çağrısı mantıksal bir zorunlulukla örgüt sorununu koyar düşünmenin önüne. Dünyanın her köşesinde devrimci hareketler kendi içeriğine uygun biçimler vesiyasal yapılar inşa ederek cevap verirler bu çağrıya. Yine biliyoruz ki yaklaşık yüz yıldır dünyanın her köşesinde üniversite içinden ya da dışından kendi sözünü söyleyebilme yürekliliğini gösterebilmiş aydınlar devrimci siyasetin kimi zaman içeriden kimi zaman dışarıdan bilinç üreticisi/taşıyıcısı oldular; öncünün pratiklerini belirlemek ya da belirlenmiş pratikleri teorileştirmek/dillendirmek için... 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra ülke tarihinin en kapsamlı baskı ve kovuşturmalarıyla karşı karşıya olan akademisyen ve aydınlara yapılanlar söz konusu tartışmaların yalnızca 117 yıl önceki tüm bileşenlerine değil çok daha fazlasına…

Ve evet, bugünden bakıldığında “Ne yapmalı” gibi “büyük ve felsefi” bir soruya “bir dergi çıkarmalı” şeklinde “küçük ve pragmatist” bir cevabın verilmesi belki garip gelebilir. Lakin artık her veçhesi devasa bir kitle iletişim ağı tarafından kuşatılmış günümüz toplumunda, adeta bir “iletişim kapitalizmi” çağında Lenin’in çok erken bir çağda medyaya atfettiği önemin öngörüsünü anlamak çok daha mümkündür; hele ki yüzlerce gazetecinin cezaevlerine doldurulduğu, sosyal medya kovuşturmalarının artık herkesi hedeflediği, medyanın tüm niteliğini ve özerkliğini yitirdiği bir zamanda. Ne Yapmalı’daki tüm bu sorunlar baki ve kongremizde 100 yılı geçen bir zamandan beri dolayımlanmış oldukları yeni biçimlerle tartışılacak elbet.

Ancak, tüm bu meseleleri Lenin’in Ne Yapmalı’sından hareketle günümüze taşımaya çalışırken elbette somut durumun somut tahlilinden yola çıkmak gerekiyor. Nitekim 1901’den günümüze hem sermaye ve devlet hem de bunların karşısında yer alan devrimci hareketler bir dizi yeni nitelik ve yeni belirlenimler aracılığıyla karakterize olmuş durumda. Bugün, sermayenin ve devletin gündelik yaşamlarımızın en küçük “an”larına bile sızdığı, onları kendi formunda yeniden ürettiği bir egemenlik biçimiyle karşı karşıyayız. Devlet, çıplak ve saf varoluşundan asla imtina etmeden (ve bu özelliğini oldukça da güçlendirerek) ancak artık bunun çok ötesinde dolayımlanmış bir varoluşa sahip.Dünya devrimci hareketi böyle bir devlet olgusu karşısında elbette cin çarpmışa dönmedi. Belki hafifçe sendeledi; lâkin bulunduğu her alanda olabildiğince cepheden, ama çok zamanda göğüs gerdiği şeyle ilişkisinde lokalize olarak devletin çok zamandır görünmez kılınmış yayılımını görünüşe ve bilince çıkardı. Karşı koyduğu her alanda doğal ve/veya veriliymiş gibi gözükeni tersine çevirdi; parça parça da olsa umudu canlı tuttu.

Türkiye son birkaç yıldır sürekli bir çalkantı halinde… Ancak, çalkantının her dalgası enerjisini kaybederek, azaltarak durulma yerine, tam tersine iç içe geçmiş, karmaşık, neredeyse bir sonrakinin ne olacağının kestirilemeyeceği şiddetli yeni dalgalar üretiyor. Bir taraftan iktidar 2017 referandumunun da verdiği ivme ile gün geçtikçe ağırlığını artırarak, çapını genişleterek istibdadını güçlendiriyor. Diğer taraftan genişleyen, büyüyen bu istibdattan nasibini alanlar var: Daha adı geçerken grevleri yasaklanan işçi sınıfı; ölümlerinin sıradanlığın parçası haline getirilerek gömülmeye çalışılan kadınlar; kadın ve erkek dikotomisine dayanan bir cinsiyet rejiminde “dışarıda kalanlar”; her gün daha fazla emekleri sömürülen ve dahi şiddete, tacize, tecavüze uğrayan çocuklar; bir yandan yakılmış, yıkılmış, talan edilmiş coğrafyalarında ve mekânlarında nefes almak için çırpınırken diğer yandan özellikle siyasi kanalları ümüğüne kadar sıkılan Kürtler, komünistler, sosyalistler ve devrimciler; savaşın yıkımı ile yaşamları boyunca hiç görmedikleri suyun kenarlarına cesetleri vuran mülteciler; sadece cezaevlerindeki on binler değil hayatları tek tipinin cenderesine sokulmaya zorlanan milyonlar Türkiye’nin  Guernica tablosunun birer parçası haline gelmiş durumda.

Lâkin insanlık tarihi tüm yakıcılığına rağmen dayatılan bu tür yıkım ve baskı tablolarının dışarısına çıkmak için verilen mücadelelerle doludur. Tarih, defalarca, hiçbir istibdat döneminin ömrü billah sürmediğini ve en karanlık dönemlerden sonra dahi tüm gücüne rağmen totaliter rejimlerin sayısız coğrafyada er ya da geç sonlandığını yazar. Hakikatin dahi dillendirilemediği, yaşam alanlarımızın çepeçevre kuşatıldığı, toplumsal muhalefetin soluk alma olanaklarının alabildiğine yok edilmeye çalışıldığı günümüzde yan yana gelerek geçmişin mücadele mirası ve bugünün nesnel koşulları üzerinden inatla yeniden ve yeniden örmeye koyulacağımız mücadele hattı, geleceğin inşasında ibreyi emekçi sınıflar lehine çevirecektir. 117 yıl önce Lenin’in tarihi metininin başlığındaki “Ne Yapmalı?” sorusuna bugünden bakarak beraber düşünmeyi, yanıt aramayı arzuladığımız Kongremiz ise söz konusu metnin ilk halinin başlığı olan “Nereden Başlamalı” sorusuna belki de bugün için bir cevap olacaktır.

Karaburun Bilim Kongresi olarak 2006'dan bu yana çağrısını yaptığımız temaların hiçbiri bu yılki kadar normatif olmamıştı. Her yıl, yaşamlarımıza değen temel bir sorunsalı ana tema olarak ilân edip ağırlıkla bunun etrafındaki leitmotif’leri de kapsamaya gayret ettik. Memleketin ve üniversitenin ve tüm diğer yaşam alanlarımızın içinde bulunduğu koşullarda sizleri aşağıdaki kapsam kısmında tanımlamaya çalıştığımız konular hakkında “ne yapmalı” sorusuna yanıt aramaya davet ediyoruz; çünkü “Kavram” hakkını arar.

Düzenleme ve Bilim Kurulu üyemiz, hocamız, yoldaşımız Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun rehin alınmasının yarattığı öfkeyle;  kendisinin bizlere zindanların arkasından dahi olsa her zaman bulaştırdığı cesaret, coşku ve umutla…

Her yıl olduğu gibi, “bu davet bizim”…

Kapsam

 13. Karaburun Bilim Kongresi için  genel çerçevesini çizmeye çalıştığımız ana tema bağlamında belirtilen ve aşağıda sıralanan alt temalara ilişkin bildiri, oturum, çalışma grubu, panel, forum vb. başvurularda bulunmanızı bekliyoruz. Sunumlarınızı sorun tespitinden ziyade pratik çözüm önerilerine yönelik oluşturmanızı, sorun-çözüm diyalektiğinde çubuğu çözüm tarafına doğru bükmenizi arzu etmekteyiz.

  • Nasıl örgütlenmeli veya hayatı nasıl örgütlemeli?
  • Demokrasi için ne yapmalı?
  • Seçim siyaseti ve ittifaklar politikası nedir?
  • Totalitarizme karşı nasıl bir cephe?
  • Nasıl bir eğitim/öğretim olmalı?
  • Nasıl bir üniversite olmalı veya bilimi nerede, nasıl örgütlemeli?
  • Eğitimin, sağlığın, sanatın, sporun, doğanın piyasalaşmasına karşı ne yapmalı?
  • Erkekliğe karşı ne yapmalı?
  • Savaşlara karşı ne yapmalı?
  • Kimlikler nasıl işler veya bir arada yaşamak için ne yapmalı?
  • Çocuklar için ne yapmalı?
  • İşçi sınıfı ne yapmalı?
  • Yaşam alanlarını korumak için ne yapmalı?
  • Ortadoğu’da ne yapmalı?
  • Sosyalistler ne yapmalı?
  • Teoriyi nasıl okumalı veya yeniden nasıl okumalı?
  • Özgür habercilik için ne yapmalı?
  • Adalet için ne yapmalı?
  • Dünyadaki mücadele deneyimlerinden nasıl dersler çıkarmalı?
  • Marx’ın doğumunun 200. yılında, Marksizm’i nasıl ele almalı?
  • 50. yılında 68’i nasıl ele almalı?

Başvuru ve Katılım

  • Karaburun Bilim Kongresi, toplumsal sorumluluklar ve gönüllülük üzerinden düzenlenen bilimsel bir etkinliktir. Kongre, eleştirel bilimsel çalışmaların üretimi ve paylaşılması için bir zemin olmak üzere düzenlenmekte; bilim insanları, öğrenciler ve işçiler kadar yerel halkın katılımını da önemsemektedir. Kongreler, bilim insanlarının çalışmasını paylaşarak eleştiriye açtığı ortamlar olmaktan çıkmıştır. Bildiri sunmanın bilim pratiğinin nihai değil bir ara basamağı olduğunun unutulması, kongrelerin sadece bildiri sunanların birbirini dinlediği salonlara sıkışması, üstelik bu salonlara da para ödemeden girilememesinin bilim ortamını zayıflattığı açık bir gerçektir. Düzenleme Kurulu, kongremizde kolektif, kamusal ve eleştirel bilginin peşinde, özgür ve itaatsiz bilimcileri ağırlamaktan onur duymaktadır.
  • Kongreye gönderilen bildirilerin daha önce başka bir yerde sunulmuş veya yayımlanmış olması başvuru açısından engel oluşturmamaktadır. Aksine, Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun bize öğretmiş olduğu gibi, bilimci çalışmasını tekrar tekrar gözden geçirme, paylaşma, yayma ve tartışma hakkına sahiptir.
  • Karaburun Bilim Kongresi çok yazarlı/kolektif ürünleri ve akademi dışı katılımları özellikle desteklemektedir.
  • Karaburun Bilim Kongresi’ne herhangi bir biçimde katılmak ve düzenlenecek etkinlikleri izlemek için hiçbir özel koşul gerekmediği gibi kayıt/katılım parası alınmamaktadır.
  • Tüm başvuruların (bildiri sunumu, oturum önerisi, çalışma grubu önerisi, panel, forum vd.) internet sayfamızda yer alan formlar kullanılarak This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. adresine elektronik posta yolu ile yapılması gerekmektedir.
  • Kongre’de bildiri sunmak isteyenlerin çalışmalarının ana temayla ilişkisini, açık bir biçimde savını, anahtar sözcükleri ile temel atıflarını içeren ve 500 sözcükten az olmayan özetlerini ya da tam metin taslaklarını kongre takviminde belirtilen tarihe kadar This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. adresine elektronik postayla göndermeleri gerekmektedir.
  • Bildiri özetlerini ve tam metin taslaklarını değerlendirecek hakemler daha sonra internet sitemizde ilan edilecektir. Değerlendirmelerde, özetlerin kongre temasına uygunluğu, özgün/kabul edilebilir bir savının olup olmadığı, savını yeterli bir biçimde ve tutarlı bir yöntemle ele alıp almadığı ve alanındaki tartışmalara katkısı dikkate alınacaktır.
  • Bildiri tam metinlerinin kongre takviminde belirtilen tarihte teslim edilmesi gerekmektedir. Tam metinler kongre internet sayfasında yayımlanacaktır. Böylece, oturum başkanları ile (varsa) tartışmacıların ve o oturuma katılmayı planlayanların metinleri okuyarak gelmeleri ve tartışmalara daha etkin katılabilmeleri amaçlanmaktadır. Kongremizde çalışma grupları özellikle desteklenecektir. Katılımcıların katkılarını yalnızca kongre oturumlarında sunulacak bildiriler biçiminde değil, doğrudan belirli bir çalışma grubu içerisine katılarak ya da bizzat çalışma grubu oluşturarak yapmaları da mümkündür.
  • Çalışma grubu önerilerinde detaylı çalışma planının, ortaya çıkacak nihai metnin niteliğinin ve genel tartışmalara katkısının ayrıntılı bir şekilde aktarılması beklenmektedir. Çalışma grubu önerileri Düzenleme Kurulu tarafından değerlendirilecektir.
  • Karaburun Bilim Kongresi, sunulan özet, rapor, bildiri ve konuşmaların yayın hakkını hiçbir biçimde sahiplenmez; aksine, kamuya ait olduğunu iddia eder. Kongrede sunulan bildirilerin ve çalışma grubu raporlarının kamuya açık ve telifsiz e-kitap(lar) şeklinde yayımlanabilmesi için çalışmalar yürütülecektir. Tüm katılımcıların bunu bildiği ve kabul ettiği varsayılmaktadır.
  • Bültene abone olun

    Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.
    Mesele Bülteni'ne abone olduğunuz için teşekkür ederiz

    Facebook'ta Mesele