Kapitalist ekonominin krizi - Mesele 121

Dünya
Typography

Son birkaç haftadan beri (Ekim 2017)* dünya kapitalist ekonomisi ile ilgili, yeniden hem hükümet duyurularında hem de medya yayınlarında iyimser bir hava estiriliyor. Her ne kadar “tedbirli olunmalı”, “kırılgan olabilir” gibi laflar edilse de “ekonomi yeniden canlanıyor” söylemi giderek artıyor.

Bir yandan ekonomik canlanma ile ilgili bir çok duyuruda bulunuluyor, diğer yandan da arada bir, “Dikkat edin, mali sektör çökebilir” şeklinde açıklamalar yapılıyor.

Avrupa Merkez Bankası ekonomik canlanma konusunda iyimser olduğunu duyuruyor, sonra Genel Başkan Mario Draghi bambaşka bir şey söylüyor: “Bu olacak, ama bu arada hiçbir risk gerçeğe dönmezse”. Elbette!

Diğer yandan ise Fransız Ekonomik Konjonktür Gözleme Merkezi (FEKGM) ekonomik perspektiflerle ilgili yayınladığı son raporunda: “Tüm coğrafi bölgelerde ekonomik canlanma var” diyor ve ekliyor: “Krizin izleri tamamen silinmedi, Avro bölgesinde işsizlik azalmış olsa da seviyesi yine de yüksek.”

Kapitalist ekonominin en yetkili uluslararası kurumlarının öngörüleri bile, adeta fal bakıp geleceği tahmin edenlerin yaptıklarına benziyor!

Burjuva iktisatçılarının iyimser olma nedenleri sadece iki paralel olguya dayanıyor: şirketlerin kârları ve hissedarlarına dağıttıkları kâr payları.

Günlük iktisat gazetesi Les Echos 1 ve 2 Eylül 2017 tarihli sayılarında “CAC 40 (borsada işlem yapan Fransız şirketleri) için kazançlı bir 6 aylık dönem” başlığı atarak: “Sadece bir 6 aylık dönem içerisinde CAC 40 şirketleri 2013 yılı ve neredeyse 2015 yılı boyunca gerçekleştirilen kazançlar kadar kazanç elde ettiler. Bir yıl içerisinde 50,241 milyar Avro, yani yüzde 23,6’lık bir artış elde ettiler. (…) 2007 yılında (makale yazarı yaşanmakta olan ekonomik krizden tam bir yıl önce diye hatırlatıyor) rekor olan 96 milyar Avro seviyesini yakalamak artık kısa veya orta vadede imkansız değil.” İyi haber cirolardaki artış (+6.9): Ricol Lasteyrie yönetimine göre “Çok uzun zamandan beri ilk defa bütün veriler yeşile geçti.”

Diğer yandan ise Hisse Finans Şirketi Amundi (hisse işlemleri yapıyor) şuna vurgu yapıyor: “Artık kriz öncesi kârlılık dönemine bir geri dönüş olabileceğini söyleyebiliriz.”

Bu rekor seviyelerdeki kârlar, dağıtılan hisse paylarına da yansıyor: Dünyada toplam bin 200 önemli şirketin dağıttığı toplam hisse miktarı 1 triyon 154 milyar Dolara tırmandı. Tabi ki bu sadece buz dağının görünen kısmı, çünkü bu rakamlara bankaların vergi cennetlerindeki şubelerinin kârları dahil değil.

Artık bu seviyelerde rakamların da bir anlamı kalmadı. Bu oluşturulan devasa servetlerin kaynağı, ücretler üzerinden biriktirilen kuruşlar düşünüldüğünde, üretim bantlarında çalışanların molalarının iptal edilmesi ya da süpermarket kasalarında çalışanların tuvalete gitmelerinin yasaklanması göz önünde bulundurulunca gerçekten anlaşılabilir.

Bu ekonomik rakamların arkasında bir sınıf gerçeği yatıyor: Büyük burjuvazi sürekli bir şekilde zenginleşiyor. Forbes dergisinde yayınlanan milyarderlerin uzun listesini buraya aktarmak gereksiz bir zahmet olacak. Milyarderlerin sayısı ve özellikle de servetleri giderek artıyor.

2008-2009 mali çöküşün ardından ABD Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası’nın kamu paralarını kullanarak kurtardıkları bankalar şimdi rekor kârlar elde ediyor: En büyük 6 Fransız bankasının kârı 2016’da 23 milyar Avroya tırmandı, en büyük ABD bankası olan JP Morgan’ın kârı ise 27,8 milyar dolara çıktı.

Bazı basın yorumcuları ise diğer başka alanlarda da ekonomik büyüme endeksleri görüyor: Örneğin bu yıl Fransa’da kurulan yeni şirket sayısı kapanan şirket sayısından daha fazlaymış; Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de işsizlik oranı azalmış; dünya ölçeğinde sanayi metal ürünlerinin fiyatlarında bir artış görülüyormuş ve bu da talep artışının bir belirtisiymiş!

Bu duyurular en hafif tabirle aptalca bir iyimserliktir, ama çoğu zaman bunlar bariz bir şekilde gerçekleri çarpıtmak veya alenen yalan söylemektir.

Günlük Le Monde gazetesi 29 Eylül tarihli sayısında bir zafer havasıyla şöyle bir başlık attı: “Nihayet Fransa yeni fabrikalar kuruyor”. Gazete alt başlığa da “İlk üç aylık dönemde 2009’dan bu yana bir ilk, yeni açılan sayısı kapananlardan daha fazla” diye yazdı. Ama yazının içeriği bu iddiayı oldukça zayıflatıyor. Şu da ekleniyor: “Sanayi sektörünün yıllar boyunca küçülmesi sonucunda bugün fabrika sayısında 2009 yılına göre yaklaşık 570 azalma var”. Özellikle şuna vurgu yapılıyor: Yeni kurulan fabrikalar, kapananlara göre çok daha küçükler ve “Genellikle buralarda çalışan kişi sayısı çok daha az”. Bunlar geleceği belli olmayan start-up’lar (girişimler) olsa gerek.

Ekonomiyi Gözleme Kurumu Trendeo’ya göre sanayi üretiminde, 2007 yılına göre, yüzde 10’luk bir düşüş yaşandı.

7 Ekim tarihli Le Monde, İNSEE’nin (Ulusal İstatistik ve Ekonomik Çalışmalar Enstitüsü) işsizlikle ilgili yayınladığı veriler üzerine bir yorum yaparak şunu yazıyor: “Ekonomik canlanma devam ediyor, ama işsizlik çok yavaş azalıyor”. Resmi verilere bakarak bile ekonomik canlanma oluyor diye bir sonuca varma olasılığı yok. Olsun, yine de başka yerde durum daha iyidir deniyor!

Burjuva ekonomisinin resmi temsilcileri Fransa’yı, komşuları Almanya ve İngiltere ile karşılaştırıp oralarda işsizliğin azaldığı anlatıyorlar. Hatta onlara göre, ABD işsizliğin olmadığı bir döneme yaklaştı.

Bu utanmazca bir yalan kampanyasıdır. Hatta “kelimenin dar anlamında işsizliğin artmadığı bir ortamda bile (…) güvencesiz istihdam sayısında artış var (iktisat dergisi Alternatives Economiques’den alıntı). İstatistik diline göre “dar anlamda işsizlik” A kategorisindeki işsizlik, yani önceki aylarda hiç çalışmamış kişiler demektir. Merkez Fransa’da bu tür işsizlerin sayısı 3,5 milyondur. Ama bu hesaplara 78 saatten az çalışmış olanlar, işsiz olup formasyon görenler ve yardım alıp karşılığında çalışanlar dahil değil. Tüm bu kişiler ılımlı bir ifade olan “sınırlı faaliyet yapan kişiler”, yani “sınırlı ücret alan kişiler" ismi altında anılıyor. Gelirleri o kadar sınırlı ki tek bir iş ile yaşamaları için yeterli para kazanamıyorlar.

Evet, Almanya’da işsiz sayısı daha az. 1992 ile 2013 yılları arasında, yani 20 yıl içerisinde, çalışan sayısında 4 milyona yakın artış oldu. Ama diğer yandan aynı süre içerisinde yıllık toplam çalışma saatleri 69 milyar saatten 66 milyara düştü.

Toplam olarak çalışan insan sayısında bir artış olmasına rağmen çalışılan süre açısından bir azalma oluyor. Bunun esas nedeni, yarım gün çalışma veya mini-job denen küçücük işlerin her geçen gün daha fazla dayatılmasının sonucunda bu insanların geçinebilmek için bir ikinci ve hatta bazen bir üçüncü işi yapmak zorunda kalmalarıdır. Fransa’da 2008 ekonomik krizinden bu yana yarım gün işlerindeki artış yüzde 80’lere tırmandı. İngiltere’de ise bir hafta içerisinde 1 saat çalışılması durumunda işsiz sayılmazsınız.

ABD’de neredeyse işsizliğin olmadığı aşamaya gelinme konusu ise –aslında resmi rakamlar yüzde 4.4’ten söz ediyor- bu büyük bir çarpıtmadır. Aslında gerçek işsizlik rakamı, Shadows Statistics verilerine göre, “artık iş bulma ümidi kalmayıp iş aramayanlar da eklenince (1994’ten beri bu kişiler resmi rakamlara dahil değil), gerçek işsizlik oranı yüzde 23’tür.

İşsizlik oranında bir azalma olduğunu yutturmak için ileri sürülen veriler aslında başka bir gerçeği gizliyor. Büyük kapitalist şirketler ve hissedarları kitlesel işsizliğin yayılmasıyla öyle bir güçler dengesi elde ettiler ki, güvencesiz ve esnek çalışmayı genelleştirerek hem sömürüyü daha da artırdılar hem de çalışan sayısını artırmakla birlikte onları yoksulluğa sürüklediler.

Ekonomik büyüme delili olarak ileri sürülen başka bir veri ise London Metal Exchange’in (metal ürünlerinin en büyük pazarı) verdiği demir, bakır ve çinko fiyatlarındaki artıştır. Evet bu, geçen yıla göre yeni bir durum, çünkü bu sektörde hammadde ürün fiyatları 2014 yılı ortalarından beri bir çöküşe doğru gitmekteydi.

Bakır fiyatlarında yüzde 15 civarında bir artış oldu. Bunun sonucu olarak da bu madeninin dünyada en büyük üretimini yapan iki ülke olan Şili ve Peru’ya doğru yatırımlar akmaya başladı. Bu yatırımlar hem üretimi artırmak hem de yeni maden sahaları açıp yeni istihdam olanakları yaratmayı amaçlıyor. Bakır fiyatlarındaki artış aynı zamanda bu alandaki büyük tröstler ve onların arkasındaki bankalar arasında büyük bir yarışı da tetikledi. 28 Eylül tarihli Les Echos’ya göre “S.P. Global Market Intelligence’ın verdiği rakamlara göre yer küredeki bakır rezervlerinin yüzde 40’ını barındıran Güney Amerika’da 2013 yılından bu yana sürekli bir şekilde sayısı artan yeni kuyular kazılıyor”.

Geçmiş dönemde üretimdeki durgunluk talebin azalmasına neden olmuş, hammadde fiyatlarında bir çöküş yaşanmıştı. Üretimdeki bu çöküş ise beraberinde bir sürü maden ocağının kapanmasını ve sermayenin çekilmesi sonucunda tensikatları getirmişti.

Çöküş kelimesi belki biraz abartılıdır. Aslında spekülatörler ters yönde bir gidişat bekliyorlar. Örneğin demir madeninin fiyatlarında bir hayli düşüş yaşanmasının ardından, artık büyük bir olasılıkla yükselme olacak ve bu nedenle bu alana yatırım amaçlı sermayelere ek olarak spekülasyon amaçlı sermayeler de gelecek.

Yani spekülasyon amacıyla yapılan yatırımlar sadece sermayelerini bu hammadde alanına aktarıyorlar ve kâr olanaklarını kullanıp, fiyatlar yeniden düşmeden sermayelerini çekiyorlar. Sonuçta hiçbir yatırım olmuyor.

Salt spekülasyon amacıyla yapılan yatırımlar gerçek yatırım değiller ve üretim alanında iniş çıkışlara yol açıyorlar.

Sanayi şirketlerine doğru yönelen bir kısım başka sermaye de başka şirketleri satın alıp onları yutma amacını güdüyor. Yani güçlü olanlar küçükleri yutuyor. Bu gibi işlemler geçen yıl epeyce arttı ve sermaye gruplarının daha da az sayıda elde birikmesine yol açtı. Ama ne üretimde bir artış oldu ne de yeni istihdam alanları yaratıldı. Tam aksine bu şirket evlilikleri istihdam sayısını azaltarak üretimi yeniden düzenliyor ve böylece tensikatlara yol açıyor.

Sözü edilen bu yatırımlar her ne kadar üretim ile ilgili olsalar da yeni üretim güçleri yaratmıyorlar. Genellikle rakip bir şirketin pazarı satın alınıyor. Örneğin Alstom fabrikası Siemens tarafından veya STX tersaneleri Fincantieri tarafından, devletlerin de araya girmeleriyle satın alındı ve tekelleşme yoğunlaştı. Ama ekonomik kriz dönemlerinde genellikle sermayenin merkezileşmesi - tekelleşme yaşanıyor. Yani bir üretim dalındaki devasa şirketler daha da büyüyor. Emperyalizm tekellerin hakimiyeti demektir. Ekonominin mali sektörün hakimiyetine geçmesi sonucunda bu tekeller ekonominin damarlarını tamamen kuruturlar.

Büyük şirketlerin borsada kendi hisselerini satın almaları hiç de ek üretim gücü yaratmıyor. Ama son zamanlarda büyük şirket yönetim kurullarının büyük kârlarını kullanmak için tercih ettikleri yöntemlerden biri bu oldu. ABD’li bir yayın olan Foreign Affairs, 2003 ile 2012 yılları arasında S&P 500 -ABD borsalarında işlem yapan en büyük 500 şirket- kârlarının yüzde 54’ünü borsada hisse senetleri satın almak için kullandı. Dahası, bu işlemler için borç alanlar bile var! Yani bu mali sektör bir yılanın kendi kuyruğunu sokmasına benzer bir şey yapıyor. Ama bu saçmalık büyük hisse sahipleri için normal sayılır. Bir şirketin kendi hisse senetlerini satın alıp onların bir kısmını yok etmesi, geriye kalanların değerlerini artıyor ve böylece en zengin hissedarlar bundan kazanç elde ediyor. Bu yöntem en zenginlerin giderek çok daha zengin olmasını ve diğer burjuvalarla olan mesafenin daha da açılmasını sağlıyor.

Le Monde’un yazdığı gibi: “Sermaye yatırımı fonlarında çok para var, bankalar onlara bol ve ucuz kredi vermek için yarış halindeler ve borçlara borç eklemek cazip görünüyor”. Devlet tahvillerine, hazine bonolarına vb. biriken paraları yatırma eğilimi güçlü. Yani devlet garantili hisselere yatırım yapmak çok cazip görünüyor. Marx zamanında kamu borçlarıyla ilgili şunu yazmıştı: “Üretici olmayan para, tılsımlı bir değnek sayesinde, hiçbir risk almadan, sanayideki hiçbir riske girmeden sermayeye dönüşüyor.” (Kapital)

Ekonominin mali sektörün hakimiyetine geçmesiyle oluşan ur sayesinde bu sektörün tılsımlı değneğinin etkisi Marx’ın dönemine göre çok daha arttı.

Mali sektör yine çok ısındı. Borç miktarları ABD ve Çin’de yeni zirvelere tırmandı. Sadece devlet borçları değil, ailelerin de borçları arttı. 9-10 Temmuz tarihli Le Monde bu konuda: “ABD’deki aile borçları şimdiye kadar görülmemiş seviyelerde yük oluşturuyor. (…) Borç rekoru kırılan, Lehman Brothers’ın iflas ettiği 2008 yılının üçüncü üç aylık dönemine göre bu miktar 50 milyar daha fazladır” diye yazıyor. Bu yazının başlığı ise “Önümüzdeki mali fırtınanın tohumları”.

Bu tehdit o kadar barizdir ki ABD’nin Maliye Bakanı bunu bir gerekçe olarak kullanıp tehditler savuruyor ve Senato’nun Trump’ın önerdiği vergi reformunu en erken bir zamanda onaylamasını istiyor. 19 Ekim tarihli Les Echos bunu şu şekilde yorumluyor: “ABD Maliye Bakanının sözleri, Black Monday (1987 yılı Ekim ayı, ‘Kara Pazartesi’) gününün, yani Dow Jones borsa endeksinin tarihinde rekor seviyede düşüş yaşanmasının arifesinde (bir günde yüzde 22,6 düşmüştü) olumlu bir yankı buldu.”

Devletin gelirlerini ve mali kaynaklarını mali sektörün ellerine teslim etmek –yani maliyecilerin ve büyük sermayenin istediği gibi kullanması- Macron’un küçük kişiliğini ortaya koyan bir olgudur. Üstelik Macron “Bunlar üretici yatırımlardır” iddiasıyla, borsa kârlarının artık vergiye tabi olmamasına karar verecek kadar iğrençtir! Farklı şekillerde de olsa tüm emperyalist ülkeler bu uygulamaları yapıyor. Bu ise büyük sermayenin bir dayatmasıdır.

Gittikçe daha fazla sayıda sosyal sektörün mali sektöre teslim edilmesinin örneklerinden birisi de sağlıktır. Bağımlı kişilerin sağlık hizmetleri, emeklilerin bakımevleri, engellilerin vb. sağlık harcamaları mali sektöre teslim ediliyor. Teknik ve tıbbi açıdan muazzam ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, özel klinikler, özel yaşlılarevi ve hatta kamu sağlık sektörüne mali sermayenin girmesine yol açmak insani açıdan çok büyük gerilemelere yol açıyor. Kapitalizmin sanayi sektöründe yaptıklarını mali sermeye sağlık kolunda yapıyor: Hastalar, yaşlılar ve engelliler metaya dönüşüyor!

Ama bu mali sektörde biriken milyarlar neye yarıyor?

Les Echos gazetesi küçücük İrlanda’nın, Çin ve Japonya’dan sonra ABD’ye borç veren üçüncü ülke olmasına, bunun yanında İngiltere, Suudi Arabistan ve Fransa’nın bu ülkelerin dörtte biri düzeyinde kalmasına hayret ediyor. Ayrıca şöyle bir yorum da getiriyor: “Büyük gruplarda yatırımların ağırlığı bir tuhaflıktır.”

İrlanda’da biriken borç senetleri ABD devlet tahvilleridir. Bunlar bir ülkeden diğer bir ülkeye olan borç istatistiklerinde görünse bile, yani İrlanda’nın ABD’ye verdiği borçlar olsalar da, bu tahviller İrlanda devletine ait olmayıp, İrlanda’da vergiler çok düşük olduğu için oraya yerleşen büyük çokuluslu şirketlere aittir. Bu vergi konusu onlar için o kadar çekicidir ki, savaş ganimetlerini oraya taşımalarına sebep olabilir. Bu büyük şirketlerin çoğunluğu ABD kökenlidir: Google’ın sahip olduğu ABD tahvil payı 37 milyar dolar, Facebook’un 11 milyar dolar, Apple’ın 52 milyar dolar, Microsoft’un en az 111 milyar dolar.

Bu büyük şirketler bu savaş ganimetleriyle ne yapıyorlar? Devasa paralara sahip olan bu şirketler üretim alanlarına yatırım yapmıyorlar, mali işlemler yapıyorlar. Yani büyük spekülasyon fonlarının yaptığının aynısını yapıyorlar.

İçlerinde Ford, Coca-Cola ve Boeing’in de bulunduğu 30 büyük ABD şirketinin yatırım diye yaptığı tahvil tipi hisse senetlerin tutarı 800 milyar doları geçiyor.

Burjuva iktisatçıları içi boş laflar etmekle tanınıyorlar, tıpkı Les Echos gazetesinin bu konuda yazdığı gibi: “Bu hisse senetleri konusunda büyük şirketlerin kaydettikleri büyük ilerlemeler bir gün mali sektörün istikrara kavuşması yönünde etkileyici olabilir.”

Kapitalist ekonominin mali sektörün etki alanına geçtiği ve nasıl asalaklaştığı konusunda geçmişte uzun açıklamalar yaptık. Bu konuya yeniden değinmeyeceğiz.

Bu mali sektörün hakimiyeti ekonomiye ve hatta kapitalistlere de gittikçe büyük bir yük olmaya başladı. 2 Ekim 2017 tarihli Les Echos gazetesi şöyle bir başlık attı: “Aktivistler hisse senetleri sahipleriyle olan ilişkileri altüst ediyor”. Şunu da ekledi: “Şirketlerin üçte ikiye yakını aktivistlerin borsalarda yarattığı tehditten dolayı kendilerini tehlikede hissediyorlar.”

Bu gazetenin şimdi aktivistler diye, bundan kısa bir zaman önce ise akıncılar diye adlandırdığı kişiler, bazı şirketlerin zor durumda olmalarını, hatalarını veya idarecilerinin yanlışlıklarını fırsat bilerek bu şirketleri ucuza satın alıp parçalara bölen, kâr getiren kısımlarını satan, geri kalan bölümlerini ya ucuza satarak ya da kapatarak vurgunlar yapanlardır.

Les Echos yine ısrar ediyor: “Bu aktivistler onların (şirketlerin) özellikle de meşguliyetlerinin merkezindedir. Morgan Stanley’in yaptığı bir araştırmaya göre, aktivistlerin Avrupa’daki faaliyetleri 5 yıl içerisinde iki katına çıktı (Temmuz 2016 ile Haziran 2017 arasında 119 saldırı). Hedefleri arasında Safran, Casino veya Nestle gibi meşhur şirketler de var. Her ne kadar ABD’nin seviyesinden çok uzaklarda olsak da (bir yıl içerisinde 327 saldırı) aktivistlerin saldırıları, yani hiç de uygun olmayan yöntemleri RI’lerin (yatırım sorumluları) uykularını kaçırıyor.

Mali sektör hakimiyetinin büyümesi sanayi üretimini, yani artı değer üretimini zayıflatıyor. Ama bu mali alanın kazançlarının kaynağı sanayi üretimi, yani sömürüdür.

Ama saldırıya uğrayan büyük şirketlerin sahipleri ve saldırıyı yapan spekülasyon fonları da aynı kişilere aittir! Yani sanayiyi yutan mali sektör, bir anlamda kendi kendini yutan kapitalizmdir.

Gittikçe daha büyük, devasa boyutta sermaye, dünyanın bir yerinden başka bir yerine gidiyor. Milyonlarca insana yaptıkları etkiler kasırga ve tusunamilerden bile feci ve onlardan daha az öngörülebilir. Onların bir yerden başka bir yere akın etmelerindeki amaç, çabucak kâr etmektir (son derece gelişmiş bilgisayar programları bir saniyeden kısa zaman zarfında yaptığı hesaplar sonucu sermaye sahiplerine döviz kuru farkına, faiz farkına veya borsa hisselerinin fiyat farklarına göre paralar kazandırıyor). Onları yönlendiren şey çoğu zaman somut gerçeklik de olmuyor, çünkü yöntemler arasında öngörüler üzerinden erken hareket edip kazanç elde etmek de var.

FED’in Başkanı Janet Yellen’in ve Mario Dragi’nin beyanlarına ya da mali pazarların yaptıkları yorumlara bağlı olarak bir fırtına kopabilir. İstikrarsızlığın hakim olduğu bir uluslararası ortamda; Trump’ın Kuzey Kore veya Venezüella aleyhine bir laf etmesi, Londra veya Barselona’da bir suikast girişimi, bir devletin parçalanma tehlikesi gibi durumlar hiç beklenmedik sermaye hareketliliklerine yol açabilir.

Mali sektörde o kadar büyük miktarlarda patlayıcı madde var ki bir tek kibritin çakılması bile muazzam patlamalara yol açabilir. Ekonomi ile siyasetin iç içe geçtiği bu kapitalist düzen bir çılgınlık içindedir.

Düzenin en son çılgınlığı Bitcoin veya Ethereum gibi sanal paralarla yapılan spekülasyonlar ve bunun sonucu olarak şişen spekülasyon balonları. Bu balonlar şimdilik sanal, ama gerçek bir mali krize dönüşebilirler.

Bitcoin bilgisayarlar üzerinden işlem yapılan sanal bir paradır ve bu nedenle Merkez Bankaları dahil hiçbir kurumun denetimi altında değildir. İki yüz civarında farklı sanal para çeşidi mevcuttur ve kripto döviz ismi altında mali alanda alım satımlar yapılmaktadır. 7 Ekim 2017 tarihli Le Monde gazetesine göre “Artık 70 tane hedge fon (spekülatif fonlar) sanal para alanında işlem yapıyor ve günlük işlemlerinin toplamı 750 milyon dolar seviyelerinde seyrediyor.”

9 Ekim tarihli Le Figaro gazetesi “Start-upları (yeni kurulan şirketleri) finanse etmek için sanal paralar” diye yorum yapıyor. Ama her ne kadar bazı bilgisayar şirketleri bu sayede banka kredilerine ve mali alana ihtiyaç duymayacaklarını sansalar da, yaratıkları çoktan onların denetiminden çıkmış bulunuyor. Çünkü bu yeni spekülasyon pazarı, spekülasyon fonlarını da çekti. Bu pazar hızlı bir şekilde büyüyor ve ona yönelenler sadece iyi niyetli start-up’lar değil. Onlar daha çok, iktisatçıların ahlak kurallarına uyarak adlandırdıkları, “gölge ekonomileridir”; yani uyuşturucu pazarının, kaçak silah ve insan ticaretinin ve her türlü kara para aklamanın vb. gelirleri ile oluşanlardır.  

Bu sanal paralar, yatırımın birkaç katı kadar gelir getiriyor. ABD’nin en büyük bankalarından biri olan Goldman Sachs bu müthiş kazançları görerek faaliyetlerine Bitcoin işlemlerini de eklemek istiyor, ama ona benzeyen ve rakibi olan JP Morgan bankasının patronu bu sanal paraların üçkağıt olduğunu söyleyerek, bu işlemleri dolandırıcılık olarak adlandırıyor. O, neden söz ettiğini çok iyi biliyor. Aslına bakacak olursak tüm bu sanal paralar, dünyada elektronik ağlarla dolaşan milyarlarca Dolar ve Avrodan çok farklı değiller.

Ekonominin gittikçe mali sektöre kaymasının sonucu olarak büyük sermaye daha da asalaklaşıyor ve ayakları daha da yere basmaz hale geliyor. Büyük şirket hissedarlarının, yani büyük burjuvazinin giderek zenginleşmesi sonucunda, sanayileşmiş zengin ülkelerdeki emekçilerin bile yaşam şartları iyice bozuluyor.

Küçücük bir azanlık tabakadan oluşan bu büyük burjuvazinin emekçiler aleyhine servetlerine servet katmaları ve mali sektörün şişmesi ekonomik ve sosyal hayatı tamamen bitiriyor.

Bu büyük burjuvaziye yalakalık yapan bazı düşünür çevreleri, başta 2008 krizi olmak üzere, yaşanmış olan krizlerin 1929 çöküşüne dönüşmemiş olmasına çok seviniyorlar.

Ama yine de kendilerinden o kadar da emin değiller, çünkü sağda solda oluşan mali balonları devamlı, endişeyle takip ediyorlar… 1929 mali çöküşü gibi bir çöküş veya daha kötüsü yaşansın veya yaşanmasın, şimdiden mali sektörün hakimiyeti ekonomik ve sosyal alanda büyük tahribatlar yapmaya başladı. Artık çöküş önümüzdeki dönemde olacak bir şey değil, birkaç yıldan beri zaten ekonominin tüm alanlarında ve bunun sonucu olarak da sosyal alanlarda tahribatlar yapıyor.

Mali sektörün direkt veya devletin el atması yoluyla hakimiyetini artırması sağlık sektöründen tutun da milli eğitime ve altyapılara kadar sosyal yaşamın tüm alanlarını çürütüyor.

Örneğin Avrupa’da sanayi açısından en gelişmiş ülke olan Almanya’da bile yolların altyapısı çökmek üzere. Bazı yollar, belirli bir tonaj üzerinde olan kamyonları taşıyamıyor... Hatta zengin mahallelerdeki liseler bile, asgari düzeyde bakımı sürdürebilmek için ailelerin hayırseverliğine başvuruyor.

Roma’da hem kuraklıktan hem de su şebekesinin eskimesinden ve bakımsızlığından, çözüm için gereken fonların bulunamamasından dolayı büyük sorunlar yaşanıyor. Bu yıl Roma, su ihtiyacını karşılayabilmek ve su kesintilerini engellemek için diğer yerleşim yerlerinin kullandığı bir göletten su çekti! Corriere della Sera adlı gazetenin sorularına cevap veren Kamu Su Hizmetleri Başkanı, su şebekesini yeniden normal kullanılabilir duruma getirmek için 2 milyar avroya ihtiyaçları olduğunu anlattı. Ancak başkent Roma bu parayı veremiyor. Mevcut 15 milyar avroluk borcun altından bile kalkamıyor. Yerkürenin en kalkınmış ülkelerinden birinin başkentinde, hem biriken borçlarının faizini hem de su şebekesinin bakım masraflarını ödemek imkansız gibi görünüyor. Bu durum, bir zamanlar dünyanın en ilerisi olan bir kentin 2 bin yıl geriye gittiği anlamına geliyor!

Geri kalmış ülkelerin sürekli benzer durumu yaşıyor. Çünkü emperyalizm yoksul ülkelerde iyi bir sağlık sisteminin ve günümüz şartlarına uygun altyapının gelişmesine hiçbir zaman izin vermedi. Ancak şimdiki durum, kalkınmış ayrıcalıklı ülkelerde gerçekleştirilenlerin bile yerle bir edilmesidir.

Marksist görüşlere yakın bir araştırmacı olan Anselm Jappe son eserine “Kapitalizm Kendi Kendini Yiyen Bir Toplum” adını vererek artık kapitalizmin geriye gidip kendi kendini yok etme dinamiği içine girdiğini anlatıyor. Jappe yalnız değil, çünkü küçük bir aydın çevresinde aynı gözlemleri yapıp aynı sonuçlara varan başkaları da var. Ancak bu gözlemleri yapmakla yetiniyor, bir adım bile ileri gitmiyorlar.

Esas sorun şudur: Gözlerimizin önünde “kendi kendini yiyen” kapitalizmin tüm toplumu yemesini mi bekleyeceğiz, yoksa onun kendi iç dinamikleriyle gereken gücü toplayıp bu mevcut düzeni yıkıp büyük burjuvazinin hakimiyetine, üretim araçlarının özel mülkiyetine, sömürüye ve rekabete son verip yeni bir toplum inşa edebilecek miyiz?

Bu aşamada esas fark, Marx’ın deyimiyle, Marksist fikirleri kullanıp sadece dünyayı anlamakla yetinenler ve bu fikirleri esas amaçları için, yani dünyayı değiştirmek için kullananlar arasında.

Son zamanlarda ciddi yorumcular ve parlak iktisatçılar olarak kabul edilen bazı aydınlar, Le Monde gazetesinin bir başlığıyla ifade ettiği gibi, ciddi ciddi “ortadan kaybolan enflasyon” gizeminden söz ediyor. Ardından, yarı yalan yarı gerçek bir tutumla ABD’de “ücretler son zamanlarda çok az arttı, en azından mali kriz dönemi öncesine göre” gözlemini yapıp şunu ekliyorlar: “İşin tuhaf tarafı ekonomide neredeyse tam istihdam dönemi yaşanıyor. Bunun sonucu olarak ücretlere zam yapılması gerekiyor: Böylece meta ile hizmetlerin fiyatlarında artış olur.” Avrupa için de aynı gözlem yapılıyor: “Daha güçlü büyüme ve işsizliğin önemli ölçüde azalması beklenen hamleyi gerçekleştirmedi.”

Evet, ekonomik hayatın temelleri soyut mekanizmalar tarafından değil, toplumsal ilişkilerden, sınıf ilişkilerinden oluşuyor! Burjuva iktisatçılarının yaşam olanaklarını sağlayan, bazılarına da Nobel ödülü alma olanağını sağlayan gerçeklerin arkasında, sınıf mücadeleleri var. Büyük burjuvazi, kârını güvenceye alabilmek için krizin başından beri toplumda acımasız bir sınıf savaşı yürütüyor.  

Marks kendi döneminde, metaların, özellikle de paranın kutsallaştırılması ve toplumun eriştiği bazı aşamalarda insanlar arasındaki, daha somut olarak sosyal sınıflar arasındaki ilişkileri; yani bir sınıfın bir diğer sınıf üzerinde hakimiyet kurmasını, somut olarak kapitalist sınıfın sömürülen sınıflar üzerine kurduğu hakimiyeti teşhir ediyordu.

İnsanlığın gerçekten özgürlüğe kavuşabilmesi ve en can alıcı sorunlarına çözüm getirebilmesi; kutsallaştırılanları ve özellikle de onların gizlediği sosyal ilişkileri yok etmek; temel olarak bunu mümkün kılan büyük burjuvazinin ve kapitalist düzenin hakimiyetine son vermekle mümkün. Bunu da başarabilecek güce ve çıkara sahip tek sosyal sınıf dünya proletaryasıdır.

Lutte De Classe dergisinin Aralık 2017 tarihli 188'inci sayısında yayınlanan yazının Fransızca orijinali için tıklayınız

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.
Mesele Bülteni'ne abone olduğunuz için teşekkür ederiz

Facebook'ta Mesele