Göç, göçmenler ve kapitalizm - Mesele 121

Dünya

Amerika’nın bir göçmenler ülkesi, başka ülkelerden buraya göç eden insanlardan müteşekkil bir ülke olduğu sürekli söylenmektedir. Aslına bakılırsa, evet, bu doğrudur. Dünya tarihinin çok büyük bir bölümü boyunca, yeryüzünün bu parçasında (Amerika’da) yaşayan bir insan türü yoktu.

Doğrusu, bundan yaklaşık 100,000 sene öncesine kadar, bugün bizim Afrika dediğimiz büyük kara parçası dışında başka bir yerde yaşayan bir insan türü de yoktu. Afrika, günümüzden en aşağı 160,000 sene önce bugünkü haliyle İnsan’ın ilk kez evrim geçirdiği bir yerdir. Yaklaşık 100,000 yıl boyunca bu ilk insanlar değişen iklim koşullarının sürüklemesi ile kıta boyunca bir yerden bir başka yere göç ederek Afrika’da yaşamaya devam ettiler.

İlk Afrika’da gelişen, aynı insan soyundan türeyen bu insanların çok küçük bir kısmı, daha sonra yeryüzünün diğer bölgelerine göç etti. Bir kısmı muhtemelen Kızıl Deniz’in doğu kıyılarına vardı, kendi soylarından gelenlerin bir kısmı ise Güneydoğu Asya’ya gitti. Asya’ya gelenler, Avustralya’nın da aralarında olduğu takımadalara, diğerleri ise Avrupa’ya gitti. Geri kalanları da Asya üzerinden Sibirya’ya geçti.

Sibirya’ya varan insanlar, bugün Alaska denilen yere varan ilk kişilerdi muhtemelen. İnsan türü, bugün kabaca Kuzey Amerika denilen yere günümüzden yaklaşık 20,000 yıl önce (belki de daha öncesinde) gelmiş oldu. Kuzey Amerika’ya gelenlerin bir kısmı önce Orta Amerika’ya, sonrasında da Güney Amerika’ya göç etti.

Bugünden on binlerce yıl geriye giderek bu izi Afrika’ya dek sürdüğümüzde, bu insan türü –ki bizler de bu türün bir parçasıyız– yeryüzü üzerindeki bu uzun yolculuğunu neredeyse sadece iki ayağı üzerinde gerçekleştirdi. Gezegenin farklı yerlerinde insan türü, diğer hayvan türlerinin yaptığı gibi göç etmekteydi.

Göç mü sömürü mü?

Bugün de göç vardır, insanlar topluca bir yerden bir başka yere göç etmektedirler. Ancak bugün biz bunu kapitalist sistem içinde yapmaktayız; emeğin sömürüsüne dayanan bir sistem içinde, parası olan birine diğer insanların emeğinden kâr etmeyi mümkün kılan bir ekonomik örgütlenme içinde yapmaktayız. Bu sistemde kapitalist, diğer insanların emeğince üretilen mallardaki değerin bir parçasına kendisi için el koymaktadır.

Amerika, kapitalizmin şafağında doğmuştu. Buraya ayak basan tüccar ve tacirler önce değerli metallerin izini sürmeye başladılar. Ancak istediklerini elde edemeyince insanların emeğinden para kazanmanın yollarını aramaya koyuldular.

Peki, kimin emeğinden? Hangi insanların? Amerika’nın kuzey yakasında bol insan kaynağı yoktu; hâlihazırda kıtada yaşayanlar da ya Avrupa’ya kaçmanın yolunu bulmuş ya Avrupa kökenli hastalıklardan ötürü hayatını kaybetmiş ya da kılıçtan geçirilip kökleri kazınmıştı.

Sözleşmeli kölelik

Tüccarlar ve tacirlerce sömürülen ilk emek İngiltere’den geldi. O zamanlar, insanlar komünal arazilerden sürülmüş durumdaydı. İngiliz kentlerinde hayatta kalmanın yolunu bulamayınca topraklarından sürülen bu insanlar “serserilik” (yani bir işe sahip olmamak) yaptıkları gerekçesiyle tutuklanıp hapse atıldılar.

Eğer Amerika’ya gelmek istemeselerdi, İngiltere’de hapishanelerde çürümeye terk edilip açlıktan ölebilirlerdi. Bu insanların bir kısmı Amerika’ya geldiler. İmzalamaları gereken beş yıllık sözleşme gereğince kendilerini yaşar kılacak miktarın çok az üzerinde bir gelirle çalışmaya başladılar. Kişinin emeğini, mukaveleyi satın almış olana bağlayan bir “sözleşme”ydi imzalanan.

Sözleşmeli emeğin tamamı İngiltere hapishanelerinden gelmedi. Büyük bir bölümü, şu veya bu şekilde, (gangsterlerin söylediğine bakılırsa) reddedemeyecekleri bir anlaşmayı kabule zorlandı.

Amerikan devriminden önce Kuzey Amerika’ya gelen sözleşmeli işçilerin sayısı yaklaşık 250,000 kadardı. Ancak bunların neredeyse yarısı daha sözleşmeleri bitmeden ölmüştü. Bu sözleşmeli işçilerin bir kısmı, emekleri ile kıtanın güney arazilerini tütün plantasyonlarına dönüştüren kişilerdi. Bu şekilde yeni bir sınıfın, plantasyon sahipleri sınıfının zenginleşmesini mümkün kıldılar.

Avrupa’ya geri gönderilen tütün hem Güney’deki toprak sahiplerinin hem de Kuzey’deki tüccarların cebini doldurup zenginleşmelerini sağladı. Bu zenginliğin akışının sekteye uğramaması için de daha fazla emeğe ihtiyaç vardı.

Yeni bir emek kaynağı: köle ticareti

Birleşik Devletler’in oluşumunu sağlayacak olan zenginliğin temelini oluşturuyordu köle ticareti. Başlangıcından itibaren zenginliğin üzerinden kan damlıyordu. İnsanlar Afrikalı köle avcılarınca zorla alınıyor; Avrupalı tacirlere satılıyor ve bu insanlar Atlantik Okyanusu’nun bu yakasına aynı tacirlerce zor kullanılarak getiriliyor; sonrasında Amerika’daki plantasyon sahiplerine satılıyor ve burada köleler zor yoluyla işe koşuluyordu. Köleler bir eşyaya, aynı bir katır, kürek ya da toprağa ekilecek tohumlar gibi bir eşyaya dönüştürülmüştü.

Alınıp satılabilen bir şeye dönüştürülmüş oldu köleler. Bu insanlar, henüz doğan çocukları da dâhil tüm çocuklarıyla beraber Afrika’dan sökülüp alındılar.

Yaklaşık 10 milyon insan, belki de daha fazlası, Afrika’dan getirilip okyanusun bu yakasına varmış olmalılar. Bu insanların çoğu köle ticareti sırasında (hatta Afrika’dan çıkmadan bile) ölmüştü. Bu sayı belki de 10 milyonun iki katıydı, kimse bilmiyor.

Okyanusun bu yakasına getirilen 10 milyon Afrikalının yaklaşık 400,000 kadarı neticede Birleşik Devletler olan ilk 13 Koloni’ye getirildi. Emekleri ile Amerika’nın ekonomisini kuran bu kişilerdi. Yaptıkları işten asıl kazanç sağlayanlar ise Güney’in plantasyon sahipleriydi. Bu öylesine büyük bir kazançtı ki, Atlantic Monthly tarafından yapılan güncel bir hesaplamaya göre 250 milyon karşılıksız emek saati ediyordu!

Ancak çok daha büyük bir değer, yani köle ticaretinin kendisinin elde ettiği kazanç ise Britanya’nın ve sonrasında da New England’ın tüccar sınıflarına gitmekteydi. Bu tüccar sınıflar, insanları almak ve satmak üzerinden devasa bir sermaye biriktirdi. Bu sermaye dünya ticaretinin, Amerika’nın ilk büyük servetinin hatta ve hatta Kuzeydoğu’daki küçük ölçekli üretimin de belkemiğini oluşturuyordu.

Sözleşmeli işçilik ve kölelik bugün gördüğümüz göçmenlik olgusundan çok uzak görünüyor, denebilir mi? Belki öyle, ancak sonrasında devam eden göç hareketleri yine benzer bir dürtü üzerinde temellendi: Daha fazla kâra olan susamışlık, yeni doğan kapitalist sınıfı daha fazla emek aramaya sevk etti, bu şekilde kapitalist sınıf kârına kâr katabilecekti. Ancak kapitalist sınıf sadece herhangi bir emeği değil, ülkeye gelmek dışında başka bir seçeneği olmayan, geldiğinde ise güvencesiz olacak ve tüm bunların sonucunda da kendisi az kazanırken daha fazla üretmeye zorlanacak türden bir emeği aramaya yöneldi.

Göç dalgası

Bugün bildiğimiz şekliyle göç aslında 1820’nin çok öncesinde başlamadı. Köle ticaretinin kendisinin yasadışı ilan edilmesinden sadece birkaç yıl sonrasına rastlıyordu bu tarih. Köle ticaretinin yasadışı ilan edilmesi, yaklaşık iki yüzyıl boyunca Amerika’ya bol bir emek arzı sağlamış olan kaynağın bıçak gibi kesilmesi anlamına geliyordu.

Bu tarihle birlikte Kuzeydoğu’nun tüccarları ve tacirleri Avrupa’ya geri döndüler. 1820’den 1870’e dek uzanan 50 yıl içinde tacirler dünyanın bu yakasına (Amerika’ya) yaklaşık 7.5 milyon insan taşıdı. Sadece iki ülkeden (İrlanda ve Almanya’dan) gelen insan sayısı kıyaslanamaz derecede fazlaydı. Sözgelimi İrlanda nüfusunun yarısını ABD’ye kaptırdı.

Ve şu kadarı doğru ki, kimse Alman ve İrlandalı insanlara ne bir silah doğrulttu ne de onları zincire vurdu. Ancak bu insanların kendi özgür iradeleri ile Amerika’ya geldiklerini söylemek çok zordur. İrlanda’da temel besin maddesi olan patatesten kaynaklı bir hastalık hızla ülkeye yayılmıştı. Britanya tarafından zaten kanı emilen bu ülkede insanlar kelimenin tam manasıyla açlıktan öldüler. Aynı dönem içinde, [Fransa’da 1848] devriminin ezilmesi sonrasında bir grup insan Almanya’ya kaçtı; diğerleri ise yerlerinde kaldılar, tabii bu arada arka arkaya savaşlar yaşanıyor ve ülkenin belirli bölgeleri yaşanmaz hale geliyordu.  

Diğer bir deyişle, hem İrlandalı hem de Alman halkları savunmasız/güvencesiz bir haldeydi. Bu da şu anlama geliyordu: Bu insanlar Amerika’ya vardıklarında en ağır işlere koşulabilir, ülkenin sanayileşmesinde kullanılabilir ve en düşük ücretlere tâbi kılınabilirlerdi. Elli yıl boyunca, göçmenler kanallar inşa ettiler, kömür madenlerinde çalıştırıldılar, demiryollarını inşa ettiler ve yanı sıra tarım arazilerinin temizlenip imara açılmasını sağladılar. Bunlar hem yorucu/ağır işlerdi hem de düşük ücretli işlerdi. Bu arada, bir grup Alman, o zamana dek hâlihazırda boş duran arazilere yerleşmek suretiyle kaçıp kurtuldular, doğru. Ancak çiftçilik aralıksız/durmaksızın devam eden bir işti.

Birkaç onyıl sonrasında demiryolları işçileri Kaliforniya’ya getirdi. Batı Yakası’yla karşılaştırıldığında Asya çok daha yakındı. Sayıları 100,000’i aşan Çinliler buraya (Amerika’ya) sürüklendi. Genellikle de insan ticareti yapan Çinli gangsterler tarafından yakalanıp getiriliyorlardı. Bugün Meksika’dan ABD’ye insan taşıyan haydutların yaptığının hemen hemen aynısıydı olan. Getirilen Çinliler demiryolunun batıya uzanan diğer yarısının inşası için işe koyuldular; bir kısmı da Nevada’nın altın ve gümüş madenlerinde çalışmaya gönderildi. Ve Çinli kadınlar ise fahişeliğe sürüklendi.

“Uzun Depresyon” gelip ekonomiyi vurduğunda göçmen arama peşinde olan aracılar geri çağırıldı. Üzerinde “İrlandalı olanlar başvurmasın” (“No Irish need apply”) yazan ilanlar boy göstermeye başladı. Sonrasında göçmen-karşıtı yasalar geçirildi. Gerici güçlerce İrlanda-karşıtı gösteriler, Doğu’da Alman-karşıtı gösteriler ve Batı’da ise Çin-karşıtı gösteriler tertiplendi.

Neticede ekonomi belini doğrulttu. Amerikan sermayesi daha fazla sayıda insana duyduğu açlığı giderme amacıyla Avrupa’ya geri döndü, ancak Amerika umudu kırılmış yeni insanlar grubunun aklını çelmek için bu sefer Güney Avrupa’ya, sonrasında Doğu Avrupa’ya ve ardından da doğu Akdeniz’de yer alan ülkelere aracılarını gönderdi.

Bir İtalyan göçmen sonrasında şunları yazacaktı: “Caddelerin altın taşlarla döşendiği (Türkçede bu tabir “taşı toprağı altın” olarak söylenir, ç.n.) bir ülkeye geldiğimizi düşünüyorduk. Ancak buraya adımımızı attığımızda keşfettiğimiz üç şey oldu. Caddeler altınla döşenmemişti, hatta hiç döşenmemişti; dahası caddelerin döşenmesi işini bizlerin yapması bekleniyordu.”

Yeni göçmenlerin geldikleri ülkelerinin durumu değişmiş olabilir, ancak bu ülkelerin koşulları bu insanları ne iş olduğuna bakmaksızın çalışmaya zorlamaktadır. En düşük ücretle en tehlikeli ve en sağlıksız işlerde çalışmaktadır bu göçmenler.

Tekrardan aynı hikâyeye gelmiş oluyoruz: Ne zaman ki sermayenin emeğe ihtiyacı artar, o zaman bir göç patlaması yaşanır; dizginlenemez kapitalist kâr güdüsü sermayedarların kendi ekonomisini baltaladığında ise tersi bir süreç yaşanır. Buna bugünkü durumu da ekleyebiliriz. Göçmenler Orta Amerika ve Meksika’da herhangi bir umut vaat etmeyen koşullardan, ABD’li dev şirketlerin kendi ülkelerine dayattığı koşullardan kaçıp kurtulmaya çalışıyor. Suriye halkı, bölgede ABD öncülüğünde yürütülen savaşlar ülkelerini yaşanmaz hale getirdiği için kendilerine başka ülkelerde bir yer bulmaya itilmiş bulunuyor.

Ve her zaman olduğu gibi bizler yine göçmen karşıtı tutumları/düşünceleri canlandırmaya, yeni göçmenler arasında siyah-karşıtı önyargıları körüklemeye çalışan gerici güçleri de görüyoruz.

Kölelik üzerinde doğan, büyüyen ve yükselen bir ülke

Amerika’da köleliğin kâğıt üzerinde yasaklanmasından bu yana sadece 154 yıl geçmiş bulunuyor. Ancak bunun öncesinde kölelik yasal olarak 234 yıl boyunca mevcuttu. Diğer bir değişle, kölelik Amerika Birleşik Devletleri’nin temel taşıdır.

1806 yılında köle ticareti yasadışı ilan edildiğinde, plantasyon sahipleri yeni köleler oluşturmak ve yetiştirmek için “çiftlikler” kurdular. 1863 yılında kölelik düzeninin kendisi yasadışı ilan edildiğinde ise köle sahipleri ortakçı tarıma (toprak kirasının ürünle ödendiği çiftçilik sistemine, ç.n.) geçerek yeni türde bir kölelik sistemini fiilen sürdürmüş oldular. Bu fiili durum Ku Klux Klan’ın (1865’te kurulan siyah-karşıtı faşist bir örgüt, ç.n.) denetiminde sürdürülürken, sonrasında çıkarılan Jim Crow kanunları temelinde yasal bir zırha bürünecekti. Jim Crow kanunları ile siyahî halkın mahkemeler önünde yasal hiçbir hakkının olmadığı ilan edilmişti. Bu arada Güney’deki tarım siyahların sırtından geçinmeye devam etti ve Kuzey’deki fabrikalar da Güney’den gelen siyahî göç dalgasından nasiplendiler.

Büyüyen kapitalist sınıf siyahî halkı Kuzey şehirlerine sürüklemek suretiyle kendisine, Marx’ın ifadesiyle bir “yedek işsizler ordusu” oluşturdu: fellik fellik iş arayan, işler kötüye gittiğinde ise dışarı atılan; en son işe alınan, ama ilk önce işten çıkarılan bir kitle. Bu 154 yıldır böyleydi ve hâlâ da öyle. Beyazlar greve çıktıklarında siyahî halka (ki genelde bu hep böyle olmuştur) sunulan işler grev kırıcılık oluyordu.

Birbiri peşi sıra gelen tüm göçmen grupları, tüm diğerlerinden önce burada bulunan siyahî nüfusun kısmen omuzları üzerinden bu toplumda yükselebilmiştir. Tabii ki böyle olmasını bilinçli bir şekilde tercih ettikleri söylenemez. Nihayetinde göçmenler, siyahî nüfusu bu toplumda merdivenin en alt basamaklarında tutacak şekilde örgütlenmiş bir kapitalist ekonominin içine çekilmişlerdi. Ne var ki, bu göçmenler arasında Amerikan toplumunun ırkçı ideolojisine çok geçmeden katılanların sayısı az değildir. Dahası hem kendilerini ezen sınıfın dünya görüşünün etkisi altında kaldılar hem de içlerinden bazıları, siyahî halkı hedef alan ve zamanında kuzey Amerikan kentlerinde hızla yaygınlık kazanan pogromlarda yer aldılar.

Şu kadarı açık ki, böylesi bir durum işçi sınıfı içinde öfke ve keskin ayrımların peyda olmasına yol açmıştı.

Ama diğer taraftan bu durum içinde muazzam potansiyeller barındıran bir sınıf da yaratmıştır. Bu ezilenlerin çoğu, zamanında en büyük ve en önemli grevlere liderlik eden ve işçi sınıfının tanıdığı en iyi savaşçılara dönüşmüştür. Siyahî nüfus arasında işçi sınıfı, devletin gücüne gözünü kırpmadan karşı koymaya hazır olduğunu hâlihazırda gösterdiği bir güce sahiptir.

Dünyanın çok farklı yerlerinden buraya (Amerika’ya) gelen insanlar ile pek çok deneyim ve farklı dünya görüşlerini bünyesinde taşıyan Amerikan işçi sınıfı geniş bir dünya görüşüne pekâlâ sahip olabilirdi.

Sonuç olarak, kapitalizm göçmenliği kendi amaçları doğrultusunda kullanarak her ne şekilde deforme etmiş olsa da, işçi sınıfı kendi çıkarları için göçmenlikten elde ettiği kazanım ve deneyimleri pekâlâ kullanabilir. Bunun yolu da, beşerî sefalet üzerine inşa edilmiş bu kapitalist sistemi bertaraf etmek için birlikte örgütlenmekten geçiyor.

Çeviri: Gencer Çakır 

Bu metin ABD’de iki haftada bir yayımlanan The Spark adlı gazetenin 5-19 Haziran 2017 tarihli 1035 no’lu sayısından çevrilmiştir. Metin, 23 Nisan’da Detroit’te SPARK grubunca düzenlenen kamuya açık bir toplantıda bildiri olarak okunmuştur.

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele