Bu haftanın kitapları (30 Kasım) - Mesele 121

Kıssa Kıssa
Typography

Bu hafta raflarda yerini alan kitaplar arasından Meselesi olanları sizin için derledik. İyi okumalar...

  Ordu ve Millet: 1930’larda Almanya ve Türkiye’de Askeri Kültür

> Emre Sencer
> İletişim Yayınları 286 s.
> Satın almak için

Almanya ile Türkiye'nin kaderi Birinci Dünya Savaşı sırasında birbirine bağlanmış, askerî ittifak 1918'de ortak mağlubiyeti getirmiştir. Süreç Almanya için yıkıcı bir antlaşma, Türkiye için bir “başarı hikayesiyle” sonuçlansa da iki ülke savaşın ardından alt üst edici değişimlerden geçtiler. İkisi de kendisini, başlıca temsilcileri İngiltere ve Fransa olan yeni emperyalist düzenin mağdurları olarak görüyorlardı. İki ülkede de, buna reaksiyonla güçlenen milliyetçilikle beraber, radikal bir militarizm gelişti. Tarihçi Emre Sencer, elbette köklü farklılıklara sahip olsalar da, bu çerçevede anlamlı bir mukayese imkânı sunan 1930'lar Almanyası ve Türkiyesinde, askerî kültürün baskın etkisini inceliyor. Orduya subaylara özgü bakış açısının, iki savaş arası dönemde tümüyle siyasetin ve kültürün biçimlenmesinde oynadığı rolü görüyoruz.

 

  Portrelerle Anarşizm

> A. Can Tuncay
> Beta Yayınevi 228 s.
> Satın almak için

Halk dilinde kargaşa, kaos anlamına gelen fakat bilimsel anlamda yöneticisi olmayan, herkesin eşit sayıldığı, birbirlerine sözleşmelerle bağlı, karşılıklı yardım ve dayanışma içinde ve alabildiğince özgür biçimde yaşadığı mahkemelerin, polisin kısacası otoritenin olmadığı bir toplum düzenine anarşizm denir. 19-20. yüzyıllar arasında Avrupa ve Amerika'da savunulan zaman zamanda kısa ömürlü uygulama dönemleri geçirmiş olan bu felsefi akım bugün için unutulup gitmiştir. Proudhon, Bakunin, Kropotkin, Malatesta gibi o yıllarda bu görüşü ortaya atan ve savunan düşünürlerin heyecan verici, zorlu mücadeleleri ve hayatları bir film ya da roman konusu olabilecek kadar ilginçtir. Bu kitapta, bu düşünürlerin bakış açısından bir dönemin popüler anarşist toplum düzeni incelenmeye çalışılmıştır.

 

  Bir Devrimcinin Hatıraları 1905-1945

> Victor Serge
> Yazın Yayıncılık 544 s.
> Satın almak için

Belçika'da göçmen bir Rus ailesinde doğan Victor Serge genç yaşta yazın hayatına ve bir anarşist devrimci olarak siyasete atılmıştır. 1909'da Paris'e yerleşen Serge beş yıla mahkum olmuş ve bu deneyimini yıllar sonra İçerdekiler romanıyla taçlandırmıstır. Hapisten sonra sınır dışı edilen Serge Barselona'ya yerleşmiş, buradaki Temmuz 1917 anarşist ayaklanmasına katılmış ve oradan gizlice, hapse atılacağı Fransa'ya geçmiştir. Rus göçmeni olduğu için sovyetlerle yapılan bir değiş tokuşla Rusya'ya geçmiştir. Bu deneyimini de Gücümüzün Doğuşu romanında ele almıştır. 1919'da Rus Komünist Partisine katılan Serge, Yudeniç'e karşı Petrograd savunmasında yer almış ve gazeteci, çevirmen, sekreter olarak yirmili yılların en önemli olaylann yakın tanığı olmuştur. Türkçe'de Militana Notlar diye yayınlanan Çarın gizli polisinin arşivlerinden yararlanılan eseri polisin kullandığı yöntemler üzerine bir deneme olarak hazırlanmıştır. Sol Muhalafet üyesi Serge, 1933'te üç yıl sürgün cezası almış, uluslararası bir kampanya sonucu Moskova Duruşmaları'nın başlamasına birkaç ay kala vatandaşlığını yitirdiği Rusya'dan ayrılmıştır. Önce Marsilya'ya oradan Meksika'ya geçen Serge yirminci yüzyılın tanık olduğu önemli olayların yanısıra tanıdığı yazar ve siyaset insanlarının da müstesna portrelerini çizdiği hatıraları edebi olduğu kadar siyasal olarak da özel bir öneme sahiptir.

 

  Sahip Olmadığımız Şeyin Keyfini Sürmek

> Todd McGowan
> İmge Kitabevi Yayınları 464 s.
> Satın almak için

Psikanalizle politikayı bir araya getirmeye çalışan sayısız teşebbüse karşın, psikanalizin temel ilkelerinde yer alan politik projeyi tanımlayan ilk kitap budur. McGowan, psikanalizin temel ilkelerinden çıkan bu politik projenin Marksizmin yirminci yüzyıldaki akıbetinin ardından özgürleşimci politikaya yeni bir kanal açtığını ileri sürüyor. Psikanalizin politik muhtevasının peşine düşenler genellikle Freud'un cinsellik üzerine erken çalışmalarına bakar, oysa McGowan Freud'un ölüm dürtüsünü keşfedişine ve kavramın Lacan'daki gelişimine odaklanıyor. Ölüm dürtüsünün bir sonucu olarak gerçekleşen kendi kendine zarar vermenin, politik felsefemizin merkezine almamız gereken özgürleşmenin kurucu edimi olduğunu ileri sürüyor. Psikanalizin, özgürleşmeyi kaybın üstesinden gelmeyi sağlayacak bir eylemden ziyade kaybın benimsenmesi olarak düşünme imkânı barındırdığını iddia ediyor. McGowan, keyif patikasını bulmanın ancak kaybın benimsenmesiyle mümkün olabileceğini, keyfin politik mücadelenin belirleyici faktörü olduğunu ve ancak kaybın merkeziyetini benimseyen bir politik projenin küresel kapitalizm karşısında uygulanabilir bir alternatif oluşturabileceğini savunuyor.

 

  Çileklerin İsyanı: Ortaçağ ve Rönesans’tan Sofra Anlatıları

> Massimo Montanari
> Can Yayınları 224 s.
> Satın almak için

Dante, Napoli kralının konuğu olarak katıldığı şölende neden yemekleri üstüne başına sürmüştü? Ortaçağ'da çatal kaşık olmasına rağmen insanlar neden elle yemeyi tercih ediyordu? Kıtlık dönemlerinde mutfak nasıl bir yaratım alanına dönüştü? Antik ve Ortaçağ düşünürlerinin tatlara duyduğu yoğun ilgi nereden kaynaklanıyordu? Bu ve benzeri soruların izini süren Ortaçağ tarihçisi Massimo Montanari, okuru da yanına katarak Batı dünyasının sofra tarihinde renkli bir yolculuğa çıkıyor. Yemek ve sofra kültürü üzerinden bir kültür tarihi okuması yapan Montanari tarihî belgeler, edebiyat metinleri, yemek kitapları gibi kaynaklardan yola çıkarak canlı bir anlatımla yeme içmenin salt beslenmek anlamına gelmediğini göz önüne seriyor. Çileklerin İsyanı, sofranın ekonomiye, politikaya, toplumsal ilişkilere ve bir toplumun entelektüel, felsefi ve dinî paradigmalarına dair pek çok ipucu barındırdığını, yani sofranın aslında “dünya”yı anlattığını gösteren lezzetli bir şölen.

 

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.
Mesele Bülteni'ne abone olduğunuz için teşekkür ederiz

Facebook'ta Mesele