Mesele 121

Eşitsizlik ve baskı koşullarında yapılan 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarını nasıl ele alabiliriz? Kuşkusuz onlarca farklı açıdan ele almak mümkün. Tersinden sorarak başlayalım: Erdoğan tüm ekonomik, kolluk, medya gücünü elinde toplamışken neden yüzde 60-65 değil de yüzde 52,5’ta kaldı?

24 Haziran erken genel ve başkanlık seçimlerinin ilk sonuçlarını öğrenmemize yaklaşık 48 saat var. CHP ve HDP adaylarının solda ve toplumda yarattığı umut ve iyimser hava çok açık. Muhalefetin sağdan gelen bölükleri, Saadet ve İYİ Parti’nin de kendi mahallelerinde konsolide ettiği bir oy ve kamuoyu olduğu izleniyor.

İşçi ve emekçi kitleler büyük maddi güce sahip olsalar bile özgüvene, örgütlenmeye ve bunun siyasal bilincine henüz ulaşmamış oldukları için, seçim sathı burjuvazinin farklı kanatları arasındaki yarışa dönüşüyor. Hatta sağa karşı sağ adaylar karşımıza çıkartılıyor. Tayyip Erdoğan’ı seçimlerde alt etmenin kendisi ana hedef haline geldi. Sosyalist sol içinden Tayyip’e karşı Abdullah Gül’e bile evet demeyi savunanlar çıkabiliyor.

Siyaset bilimci ve siyasi düşünceler tarihçisi Hasan Aksakal ile son kitabı Türk Muhafazakârlığı; Terennüm, Tereddüt, Tahakküm hakkında konuştuk.

Edwind Black’in Nazi Bağlantısı adlı kitabı Kitap Kurdu yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Kitabın çevirmenliğini Murat Karlıdağ, editörlüğünü ise kendisini Türk Muhafazakarlığı adlı kitabıyla tanıdığımız değerli akademisyen Hasan Aksakal gerçekleştirdi.

Kendini yaşadığı coğrafyanın bir parçası olarak gören Anadolu insanı dağın, taşın, toprağın, derenin, nehrin kanla kirletilmesine asla izin vermiyor aslında. Ruhumuz bunu hazmedemiyor. Bence sevgili Halil İçöz’ü Salavat Tepe’yi yazmaya zorlayan dürtü de bu.

Şu an itibariyle Türkiye'deki rejim, adı konmamış bir dinci despotizmdir... Son seçim hamlesiyle dinci despotizm kurumsallaştırılmak, kalıcılaştırılmak isteniyor. Artık Türkiye yönetilebilir olmaktan çıkmış bulunuyor... Yönetemiyorlar ve yönetemeyecekler... O halde neden ve nasıl bir 'çöküş tablosu' ortaya çıktı? Neden araç patinaj yapıyor sorularıyla devam edebiliriz.

Okuyacağınız makale 1990 yılında yani 28 yıl önce yayınlanmıştır. Brezilya İşçi Partisi ve lideri -sonradan cumhurbaşkanı olan- Lula da Silva’nın geleceğine dair bugün de geçerli bir değerlendirme olması bakımından yeniden paylaşıyoruz.

Eski Havana, Şubat 2017. Foto: Pedro Szekely/Flickr

Dünya

Raúl Castro’nun piyasa yanlısı politikaları genişletmesinin ardından ve devlet başkanlığı devir tesliminin hemen öncesinde, çok sayıda Kübalı ülkelerinin geleceğiyle ilgili karamsar şeyler düşünüyor.

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar…”
Gülten Akın’ın İlkyaz şiirinin bu dillere destan olmuş giriş dizelerini günümüzün bilişim teknolojisine dayalı Ağ Toplumunda [M. Castells, 1996] yaşanan kayıtsızlığı, savrukluğu, nihayet özensizliği kavramak için söze başlarken kullanması ne kadar da yerinde görünüyor.
Bir web sayfasında yirmi saniyeden fazla artık kalınmadığına değin, bilgisunar dünyasının sorunsalları bir bir ortaya dökülse, kime ne!
Kendini okutmak azmindeki kimi sayfalar ise internet-bilgisunar başında yakaladığı müstakbel okuruyla aman bir yere gitmesin diye daha baştan pazarlığa kalkışıyor; bir ikna ederse okutacak:
“Yazının tümü 2 dakikalıktır!”
Böylesi pazarlığı tamamlamak için tokalaşıp sallanacak kolda derman, elde hâl, parmaklarda tâkat mı kalır!

Çok gülene, yakında nasılsa ağlayacaktır diye iç geçirip vah vah çekilmesi boşuna değildir... Nitekim, gülmekten başına bir bela gelmediyse bile, bu taşkınlığın kurbanı olan birinin kahkahası az sonra ağlama benzeri bir sele dönecek, sonra, gözyaşı pınarları kurna tıkacı bozuk çeşme gibi boşalıverecektir. Zaten olur olmaz her şeye, sapa samana, ota çöpe, şuna buna vakitli vakitsiz, yerli yersiz gülene, azıcık kafadan zoru var, gözüyle bakılır.

Özgürlüğün bedeli oyunundan bir sahne

IntellIgentI Pauca

Eskilerin,¨ nohut oda, bakla sofa¨ diye küçümenciği sevimli gösteren deyişini, Sahne 3’de sahnelenmiş bir oyundan sonra söylemeden, orayı terk edemezdiniz.
Sahne 3’ün minicik nohut oda ve bakla sofa tiyatrosunda dev bir oyun izlerseniz, işte böyle yazarsınız.
Oyun, yetmiş yıllık bir klasik drama: Orjinal adıyla Montserrat yahut Özgürlüğün Bedeli...
Duygudaşlığın hemen gözyaşlarınıza hükmedeceği bir oyunu orada soluğunuz kesilerek izleyeceksiniz.
Oyunun yönetmeni ve kurgudaki karakterler arasında en ağır sorumluluğu üstlenmiş olan, bugünkü Türk tiyatrosunun bence dev adamı, Ümit Çırak zalim general İzquierdo rolüyle oyunun tamamına ruh katıyor.
İzquierdo’yu oynamıyor ki, yaşıyor ve onun üflediği ruh tüm oyunculara siniyor, içselleşiyor.
Her biri ayrı ayrı ustalığını gösteren tiyatro oyuncuları, sanki İzquierdo’yla aşık atmaya çıkmış gibi, bütün maharetlerini bir bir sıralıyor; size de diyecek şey kalmıyor.
Tüyleriniz diken diken, salondan ayrılıyorsunuz.
Birkaç gün boyunca, bu oyundaki her şey aklınızdan çıkmazsa benim kulaklarımı çınlatabilirsiniz!

Bugün pazar. Hava yaz mevsimine göre belki biraz serin, rüzgarlı. Ama yine de her şey yolunda. Tiyatroya gidiyorum.

Genç Karl Marx filminin yönetmeni Raoul peck, filminde Marx ile Engels arasındaki gerçek ilişkiyi, ortaklığı, biçimlendiği haliyle göstermek istediğini söylüyor. Sosyalistler arasında bunu kendi amaçları için saptıranların bulunduğunu belirten Peck'e göre kapitalist topluma ilişkin temel çözümlemeye ve bunun bugün nasıl kullanılabileceğine dönmek daha önemli.

Sofya (Sonya olarak da bilinir) Kovalevskaya hakkında  iki film yapılmış  ama maalesef Amazon’da bile kopyaları bulunmuyor. Bunlar 1983 yapımlı Ay’ın Karanlık Yüzündeki Yokuş ve 1985 yapımlı Sofya Kovalevskaya başlıklı filmler. Bununla beraber, Kovalenskaya’nın hayatının filmlere konu olacak kadar  ilginç olması nedeni ile bazı noktaları paylaşmakta yarar var.

Barış Portreleri

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Devam eden sergiler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

12 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Joomla SEF URLs by Artio