2013’ten bu yana özgün bir durumla karşı karşıyayız. O zamana kadar ciddi bir itirazla karşılaşmamış olan AKP iktidarı 2013 Mayıs’ında Gezi İsyanı ile sarsıldı. Taksim Gezi Parkı’ndan başlayan direniş, bir gecede bütün ülkenin meydanlarına yayıldı ve iktidar polisini geri çekmek, meydanları halka bırakmak zorunda kaldı. Devletin çekildiği Taksim’de kurulan yaşam, tarihteki öncülünü bulmakta gecikmedi ve 1871’de 72 gün boyunca isyan bayrağını yükselten Paris Komünü’nün adını aldı; Taksim Komünü.

16 Temmuz bir milat değildi aslında. Uzun zamandır kulak veren bilen herkesin duyduğu ayak seslerinin kapımızın önüne kadar geldiğinin işaretiydi. 15 Temmuz darbe girişiminin “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilmesi de boşuna değildi.

1 Mayıs Emek Mücadele ve Dayanışma Günü’nde, Türkiye’de işçi sınıfı devletin gösterdiği alana sıkıştırılır ve 1 Mayıs’ın meydanı Taksim’e çıkmak isteyenler polisin saldırısına uğrayıp gözaltına alınırken, Almanya cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier bir ödül töreninde yaptığı konuşmada, dünyada demokrasinin tehlikede olduğunu, “giderek karmaşıklaşan dünyada insanların basit cevaplar ve basit dost-düşman cephelerinin özlemini çektiğini” söyledi ve otoriterliğe yönelik bu hayranlığın karşısında demokratik değerlerin savunulması gerektiğini vurguladı. “Lütfen beni yanlış anlamayın, panik yaratmak istemiyorum ama demokrasinin savunulması söz konusu olunca hiçbir zaman gereğinden fazla tetikte olmanın mümkün olmayacağını kendi acılı geçmişimizden de biliyoruz” diyerek faşizm tehlikesine dikkat çekti.

8 Mart, bu ülkede eşitsizliğe, cinsiyetçiliğe karşı çıkan bütün kadınların daha güzel bir dünya için haykırışıdır. Ne yaparlarsa yapsınlar, yasaklasalar da, engellemeye çalışsalar da bu böyle olmaya devam edecek. Cin şişeden çıktı bir kez ve kimsenin gücü onu yeniden şişeye sokmaya yetmez.

Bu yazı, hiçbir ayrım gözetmeden, #Hayır cephesinin tüm bileşenlerine bir çağrıdır. Satırlara dökülme mecburiyetini, ülkenin gidişatı için duyduğu derin kaygıdan alan bir çığlık demek daha doğru belki. Bu yüzden bu yazının, “like” alması değil, gerçekten tartışılması, bugün ülkenin dört bir yanında çoğalarak umudumuzu artıran #Hayır komitelerinde, forumlarında dikkate alınması tek dileğimdir.

Son hızla ve envai çeşit dalavereyle Meclis’ten geçirdikleri anayasa ile değiştirmeye çalıştıkları rejimin, yani parlamenter demokrasinin kökleri, bilindiği gibi Fransız Devrimi’ne dayanıyor. Kilise ile sarayın el ele vererek köleleştirdiği köylüler ve şehirlerde barbarca koşullar altında çalışan işçiler için, burjuvazinin önerdiği “yeni toplum” bir umut olmuş, soylu toprak beyleri ile son hesaplaşmayı ancak halk yığınlarının desteği ile tamamlayan burjuva sınıfı, hemen devrimin ertesinde “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” şiarını terk etmekte bir an bile tereddüt etmemişti.

Diğer Makaleler...

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele