İzmir’in işgalden kurtuluşunun 95’inci yıldönümü etkinleri sebebiyle Konak Meydanı’nda düzenlenen törene Başbakan Binali Yıldırım ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu katıldı.

CHP liderinin Ankara’dan başlayıp İstanbul’da sonlandırdığı ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü, peşinden 9 Temmuz’da gerçekleştirilen kitlesel Maltepe Mitingi, son olarak 26-29 Ağustos tarihinde Çanakkale Gelibolu’da düzenlenen Adalet Kurultayı beklenenden daha fazla ilgi gördü.

Uzunca bir süredir, sağ iktidarların tamamı CHP yönetiminin uygulamalarına karşı yürütülen propagandayla hedefine ulaşıyor. Bugün bile AKP sözcüleri 1930’lu, 40’lı yılları karıştırıp her hangi bir olayı bugün yaşanmış gibi sunabiliyor ve karşılık buluyor. Tayyip Erdoğan için Kılıçdaroğlu hep bir ‘malzeme’ oluyor.

CHP’nin Adalet Yürüyüşü, solda hemen iki eğilimi belirginleştirdi. Biri cepheden reddetme; diğeri ise koşulsuz destek. Bana göre her iki eğilim de, birbiriyle simetrik bir bakış açısının ürünü. Çünkü her ikisinin de CHP hakkındaki analizleri aynı bakış açısından kaynaklanıyor; sistem içi bir parti olmasının yanı sıra, daha da önemlisi bu sistemin kurucu partisi olduğu bilincinden uzak, ona taşıyabileceğinden çok daha fazla misyon yüklemekle belirginleşen bir “CHP ile ilişki veya ilişkisizlik.”

Hayır Meclisleri’ne ilişkin son yazımı kaleme aldığım bugün, CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” Ankara Güvenpark’tan başladı. Rejimin gitgide derin bir krize sürüklendiği açıkça ortada. CHP’li vekil Enis Berberoğlu’nun “MİT TIR'ları görüntülerinin yayınlanması” gerekçesiyle açılan davada 25 yıl hapis cezasına çarptırılarak tutuklanması, CHP’yi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu artık işleyen bir rejim “varmış” gibi yapamayacağı bir noktaya getirmiş bulunuyor.

Geçen hafta Hayır Meclisleri’nin, Gezi Direnişi’nden bu yana mayalanan halk meclisleri/mahalle forumlarının kazandırdığı bir özörgütlenme deneyimi olduğundan söz etmiştim. “Tek Adam Rejimine Hayır” başlığı altında kurulan ortak çalışma, kazandığımız zaferin elimizden çalınması sonucunda gösterdiğimiz tepkiyle, “Meşru Değilsiniz” kampanyasıyla sürüyor. Ancak Hayır Meclisleri, kendisini bu kampanya ile de sınırlamayacak ve yoluna devam edecek.

Dolmabahçe Masası’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından devrilmesinin ardından, memleket iki seçim (7 Haziran ve 1 Kasım), bir darbe girişimi, bir de referandum gördü. AK Parti, uzun yıllar devletin de cevazıyla, Cemaat üzerinden kendi Kürdünü yaratma siyasetini darbe girişimi sonrası terk etmiş, “Beraber yürünen yollar” ayrılmıştı. Bu nedenle, Cemaat’ten boşalan alanı bölgede Barzani yanlısı parti ve Hüda Par ile doldurmaya çalışıyor. “Bundan sonra muhatabımız Kürt milleti” sözünün asıl metni de buydu.

 İktidarın kadınların korkması için haklı sebepleri var. İspatı da çok kısa bir zamanda binlerce kadının örgütlenerek sokaklara dökülerek “tecavüzcülere af” niteliği taşıyan önergenin geri çektirilmesi…

Her gün bir öncekinden daha beter olayları yaşar ve tanık olurken, hayatın iyi yanlarını hatırlamak pek kolay değil. Çünkü sokağa çıktığımız anda vuruyor yüzümüze karmaşa, umursamazlık, sevgisizlik, çıkarcılık, açlık, cinsiyet ayrımcılığı ve en çok da nefret. Öyle şeyler yaşıyoruz ki her birimiz, bu duyguları çıkarıp içimizden, yeniden iyi insan olmanın yollarını bir türlü bulamıyoruz kamusal alanda. Ya içimize kapanıp, kendi çevremizde kurduğumuz benzerlerimizle paylaşıyoruz iyi duygularımızı ya da yine aynı dili kurduğumuz insanlarla beraber üzülüyoruz, diğerlerine mesafeyi koruyarak. Çitimizi kırmak ve insanlığı çoğaltmak gerektiğini biliyoruz oysa. Nasıl bir insanlık peki?

Sözün bittiği yerdeyiz bir zamandır. Çoğunluğumuz elinde ne varsa sarılıp gününü tamamlamaya çabalıyor. Elinde olan kıymetlilere gözü gibi bakarak, sakınarak, utanarak. Sakınıyoruz, çünkü yanı başımızda savaşa tanık olduk; yıkılan şehirlere, ölen çocuklara, birkaç adım ötemizde patlayan bombalara. İnsanın ömrü yettiği kadar yaşamayabileceğini ya da bir gün her şeyini kaybedip bambaşka bir şehirde açlıkla tanışabileceğini öğrendik. Şimdi ve gelecek, içinde taşıdığı olumlu anlamların hepsini bir bir yitirirken onu nasıl yeniden kurabileceğimizi düşünmeye başlıyoruz.

Her birimizin kapısını çalıp, “Kendi işine bak. Sus ve evine kapan. Her şey gelebilir başına, telefonda konuşurken, iki cümle yazarken bile dikkatli ol” demeseler de tüm olan biten korku ikliminin şiddetini artırıyor. Öyle ki, aslında kanun manun kalmadığını bilirken bile kendi yaptıklarımızın ne kadar kanuna uygun olduğunu ince ince sorguluyoruz. Öyle bir otokontrol ki bu, nefes alma alanlarımız kapandığından sanat da çıkmıyor içinden, bilim de çıkmıyor. Çünkü faşizm en çok merak etmeye yasak koyuyor.  

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

61 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Joomla SEF URLs by Artio