Haziran 2013 ya da Gezi’nin başlangıcı kabul edilen 27 Mayıs 2013’ten itibaren Türkiye toplumsal mücadele tarihi inişli çıkışlı bir seyir izledi. Ve herşeye rağmen AKP rejiminin sermaye sınıfının ihtiyaçlarına paralel olarak iktidarı merkezileştirip otoriterleşmesine, OHAL ve KHK rejimine rağmen gençlerin isyanı ve tepkisi sürüyor. 16 Nisan referandumunun toplum katındaki ‘Hayır’ sonucu, moral ve direnme gücü verdi (...)

16 Nisan referandumunda seçmenin tercihini belirleyen temel parametrenin “sınıfsal çelişkiler” olmadığı, “milli kimliklerin” ya da ‘Türkiye’nin bekâsı’ mevzusunun etkili olduğu ileri sürülüyor. Kuşkusuz bu değerlendirmede haklılık payı var. Ancak dikkatli bakıldığında bu değerlendirme hem olguları bize açıklamakta yetersiz kalır hem de Marksizmden, sınıfsal açıklamalardan uzaklaşırız.

Bir süre daha 16 Nisan referandum sürecini ve sonuçlarını referans vererek siyasi durum üzerine konuşmak ve yazmak adetten olacak. Referandum süreci ve sonucu gibi, 1 Mayıs 2017 süreci ve Bakırköy Mitingi de işçi hareketi ve sendikalar üzerine konuşurken referans alınacaktır.

2013’ten bu yana özgün bir durumla karşı karşıyayız. O zamana kadar ciddi bir itirazla karşılaşmamış olan AKP iktidarı 2013 Mayıs’ında Gezi İsyanı ile sarsıldı. Taksim Gezi Parkı’ndan başlayan direniş, bir gecede bütün ülkenin meydanlarına yayıldı ve iktidar polisini geri çekmek, meydanları halka bırakmak zorunda kaldı. Devletin çekildiği Taksim’de kurulan yaşam, tarihteki öncülünü bulmakta gecikmedi ve 1871’de 72 gün boyunca isyan bayrağını yükselten Paris Komünü’nün adını aldı; Taksim Komünü.

16 Temmuz bir milat değildi aslında. Uzun zamandır kulak veren bilen herkesin duyduğu ayak seslerinin kapımızın önüne kadar geldiğinin işaretiydi. 15 Temmuz darbe girişiminin “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilmesi de boşuna değildi.

Açlık grevi, insanın çığlık atmasıdır; başka türlü direnmenin yolları tükendiğinde kendi bedenini kullanarak sürdürdüğü direniştir; devletin ve toplumun kahredici kayıtsızlığına protestodur.

Dolmabahçe Masası’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından devrilmesinin ardından, memleket iki seçim (7 Haziran ve 1 Kasım), bir darbe girişimi, bir de referandum gördü. AK Parti, uzun yıllar devletin de cevazıyla, Cemaat üzerinden kendi Kürdünü yaratma siyasetini darbe girişimi sonrası terk etmiş, “Beraber yürünen yollar” ayrılmıştı. Bu nedenle, Cemaat’ten boşalan alanı bölgede Barzani yanlısı parti ve Hüda Par ile doldurmaya çalışıyor. “Bundan sonra muhatabımız Kürt milleti” sözünün asıl metni de buydu.

 İktidarın kadınların korkması için haklı sebepleri var. İspatı da çok kısa bir zamanda binlerce kadının örgütlenerek sokaklara dökülerek “tecavüzcülere af” niteliği taşıyan önergenin geri çektirilmesi…

Her gün bir öncekinden daha beter olayları yaşar ve tanık olurken, hayatın iyi yanlarını hatırlamak pek kolay değil. Çünkü sokağa çıktığımız anda vuruyor yüzümüze karmaşa, umursamazlık, sevgisizlik, çıkarcılık, açlık, cinsiyet ayrımcılığı ve en çok da nefret. Öyle şeyler yaşıyoruz ki her birimiz, bu duyguları çıkarıp içimizden, yeniden iyi insan olmanın yollarını bir türlü bulamıyoruz kamusal alanda. Ya içimize kapanıp, kendi çevremizde kurduğumuz benzerlerimizle paylaşıyoruz iyi duygularımızı ya da yine aynı dili kurduğumuz insanlarla beraber üzülüyoruz, diğerlerine mesafeyi koruyarak. Çitimizi kırmak ve insanlığı çoğaltmak gerektiğini biliyoruz oysa. Nasıl bir insanlık peki?

Sözün bittiği yerdeyiz bir zamandır. Çoğunluğumuz elinde ne varsa sarılıp gününü tamamlamaya çabalıyor. Elinde olan kıymetlilere gözü gibi bakarak, sakınarak, utanarak. Sakınıyoruz, çünkü yanı başımızda savaşa tanık olduk; yıkılan şehirlere, ölen çocuklara, birkaç adım ötemizde patlayan bombalara. İnsanın ömrü yettiği kadar yaşamayabileceğini ya da bir gün her şeyini kaybedip bambaşka bir şehirde açlıkla tanışabileceğini öğrendik. Şimdi ve gelecek, içinde taşıdığı olumlu anlamların hepsini bir bir yitirirken onu nasıl yeniden kurabileceğimizi düşünmeye başlıyoruz.

Her birimizin kapısını çalıp, “Kendi işine bak. Sus ve evine kapan. Her şey gelebilir başına, telefonda konuşurken, iki cümle yazarken bile dikkatli ol” demeseler de tüm olan biten korku ikliminin şiddetini artırıyor. Öyle ki, aslında kanun manun kalmadığını bilirken bile kendi yaptıklarımızın ne kadar kanuna uygun olduğunu ince ince sorguluyoruz. Öyle bir otokontrol ki bu, nefes alma alanlarımız kapandığından sanat da çıkmıyor içinden, bilim de çıkmıyor. Çünkü faşizm en çok merak etmeye yasak koyuyor.  

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

33 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Joomla SEF URLs by Artio