Kızılderililer diyor ki, “Bindiğin atın ölü olduğunu fark ettiğin an o attan inmelisin.” At Kızılderililer için hedefe götüren bir araçtır. Ama bizim bildiğimiz araba gibi falan değil. Çünkü bir Kızılderili hayat biçiminden dolayı bindiği atı sadece ulaşımda kullanmaz. O atı besler, büyütür, eğitir, anlar, sever… Onunla arasında hiç kopmayacakmış gibi görünen bir bağ vardır. Hatta görsel düşünecek olursak, Kızılderili sürekli at üzerinde olduğundan, onunla hem-i hal olur. Atı olmayan bir Kızılderili, ya da üzerinde Kızılderili olmayan bir at o coğrafyada düşünülemez bile. Şuraya dikkat: Hal böyleyken yine de diyor ki Kızılderililer; “Bindiğin atın ölü olduğunu fark ettiğin an o attan inmelisin.”

Engels, Napoleon’un yeğeninin Bonapartçı rejimine karşı tutarlı bir karşı duruş sergileyemeyen ürkek Fransız liberallerini eleştirirken Virgilius’un Aeneid adlı destanından bir alıntıya başvurur. Truvalı Aeneas’a karşı olan tanrıça Juno, bir ara, “flectere si nequeo superos, Acheronta movebo” diye, yani mealen, eğer cennetin kararını değiştiremezsem ben de Acheron’u, yani cehennemi ayağa kaldırırım diye seslenir (Acheron ölüler diyarını yaşayanlar diyarından ayıran nehirdir). İşte Engels, Bonapartizme karşı direniş gösteremeyen liberaller için Juno’nun sözlerine atıfla, “flectere si nequeo superos, Acheronta movebo onların işi değil... Onlar proleter Acheron’dan deli gibi korkuyorlar” diye yazar. Yani Engels’e göre hâkim sınıfın liberal kanadının istibdada direnememesinin nedeni, onun alt sınıfları sokakta seferber etmekten kaçınması, “proleter Acheron” bir kere hareket ederse onu zapt edemeyeceğine dair şüphesidir.

İnsan, ömrünün göreli kısalığından beri, bir “son söz” (Bakhtin) arayışıyla birlikte, söylenmiş olanların sıkılganlığına savrulabilir. Öznenin kurulum ratio’su da olan bu insanî refleks, gayet natüralistik olarak, daha evvel söylenmiş olanların (per se) hakikatini buharlaştırmaz: Sınanma, yeryüzü realitesinde gerçekleşir. Haşin bir kuramsal şerh sağanağı altında post-kolonyal teorinin ve beyazlık(lar) kritiğinin “aşıldığı” ve artık kadükleştiği varsayımı, tam da post-kolonyal kontekstte apartheid’ın değişen suretlerinin hasıraltı edilmesiyle kol kola gider. Sükût rejimi hükmünü icra ededursun, Fanon, Türkiye Kürdistan’ı özelinde güncelliğini korumaktadır.

"İşçi çıkarılınca kıdem tazminatı almak caiz midir?" şeklindeki soru üzerine, Ahmet Mehmet Ünlü, "Caiz değil. Çünkü, kıdem tazminatı hakkı değil, maaşını almış. Kendi çıksa alamıyor, adam çıkarırsa alıyor. Hakkı olsa kendi çıksa da alması lâzım. Demek ki hakkı değil" demiş. Tepkiler hocaya yönelik ama asıl önemli olan böyle bir sorunun sorulabiliyor oluşudur. Zira bu soru, işlerin nereye vardığını, dinci gericiliğin aldığı mesafeyi gösteriyor. Fakat daha da önemli olan, Cüppeli Ahmet Hoca'nın bir istisna olmamasıdır.

CHP’nin “adalet yürüyüşü” ile sokağa işaret etmesi, rejim tartışmasını devlet katından yeniden sokağa indirmesi, aşağıdan bir toplumsal yeniden siyasallaşma imkânını bir nebze de olsa barındırdığı gibi, özellikle devrimci-radikal sıfatlı sol için ciddi riskleri de olan bir hamledir. 

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’yi “siyasi denetim sürecine tâbi tutma” kararı aldı. Oylamada 45 aleyhte, 113 lehte, 12 çekimser oy kullanıldı. Böylece Türkiye, Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Sırbistan ve Ukrayna gibi “demokrasisi gelişmemiş” hatta diktatörlüklerle yönetilen ülkelerle aynı seviyesine düştü.

Diğer Makaleler...

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele