Dünya

Robson’dan başlayalım. “İnci dişli zenci kardeşim(iz)” Paul Robson’dan… Köle kökenli bir ailenin çocuğu olarak ABD’de doğmuştu Robson. Gözünü dünyaya açtığı andan itibaren de ırkçılıkla karşılaşmıştı. Öğrenim hayatı boyunca ırkçı nefrete ve ayrımcılığa karşı mücadele etti ve hukuk okuyarak baroya kabul edilen ilk siyah avukat oldu.

Avukatlığı bırakıp müziğe yöneldi, müzik grubunu kurdu, oyunculuk yaptı. Ku Klux Klan denen ırkçı grubun tehditlerine maruz kaldı defalarca, bir konserinde aynı ırkçı çetenin linç girişiminden son anda kurtuldu. Sürekli olarak FBI gözetiminde yaşadı ama hiçbir zaman yılmadı. Hayatını insan hakları, ırkçılık ve yoksullukla mücadeleyle geçirdi.

Birlikte Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü paylaştığı Nazım Hikmet 1949’da Robson’a yazdı o şiiri.

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson

İnci dişli, zenci kardeşim

Kartal kanatlı kanaryam

Türkülerimizi söyletmiyorlar bize

Korkuyorlar Robson

(…)

1950’lerden başlayarak kim bilir kaç kuşak, inci dişli Robson’a adanan bu şiirden öğrendi, siyahlara yönelik ırkçı vahşeti, “medeni” Batı’nın sömürgelerinde yaşanan emperyalist barbarlığı, köleliği…

 

Burası Uganda değilmiş!

Aradan yıllar yıllar geçti. Türkiye “küçük Amerika” olamadı ama Amerika’nın sırtını sıvazlayıp lokmasını boğazından aldığı “küçük birader” oldu. Halk kültürü ağır ağır değişti; dünya kupası maçlarında bile yoksul ülkeyi tutan insani duruş gitgide kayboldu ve kendini zenginle, zalimle, egemenle özdeşleştiren rezil bir popüler kültür çıktı ortaya.

2013 Ekim’inde, İstanbul Galatasaray’da eylem yapanlara müdahale eden polis, çok sayıda eylemciyi gözaltına alırken çekim yapan gazeteciye durmasını söyledi; gazeteci olduğunu ısrarla söyleyip çekime devam edince de darp ederek uzaklaştırdı. Bu arada polislerden biri dedi ki; “Gazeteciysen gazetecisin. Kanunda bir şey mi var gazeteci istediğini çeker diye? Döversem döverim. Sana mı kaldı? Tedbir alıyorum. Kanun var. Burası Uganda değil!”

“Batılı-Beyaz” bir ülkenin polisi sayarak kendini, sömürücünün gözüyle görüyor, diliyle konuşuyordu. Kimi örnek verebilirdi kanunsuz, hukuksuz ülke deyince? Elbette Afrika’dan bir ülkeyi; hâlâ çadırda yaşayıp ağaçtaki meyvelerle beslendiğini sandığı, Batılı misyonerlerin “medeniyet” taşıdığı “ilkel” Afrikalıyı…

Şimdilerde anayasa tartışmalarında yine adı geçiyor Uganda’nın. Ağzına gelen “Burası Türkiye, Uganda değil” diyor. Sadece cahil cesareti değil, aynı Johny hayranlığı bunu söyleten; mazlumla değil zalimle özdeşlik kurmak isteyen sefil bir anlayış!..

Oysa Uganda, hiç de bildikleri gibi değil. Hatta hiç bilmedikleri gibi.

 

Uganda Anayasası: Katılımcı anayasa örneği

Avrupalı emperyalistlerin Afrika kıtasını sömürgeleştirmeleri 1800’lerin sonunda başladı. Bu dönemde Uganda, İngiltere’nin sömürgesi oldu, pamuk ve kahve plantasyonlarında binlerce Afrikalı, İngiliz sermayesi için köle olarak çalıştı. 1950’lere gelene kadar sömürge sistemi devam etti, ta ki bağımsızlık savaşları ile “başı ağrıyan” emperyalizm yeni bir sisteme, “yeni sömürgecilik” sistemine geçene kadar. O yıllarda Uganda’da siyasi partiler kuruldu, bir meclis oluşturuldu. Yerel yönetimlerde Beyaz Avrupalıların yanı sıra Siyah yerliler de yer aldı. 1958’de ilk seçimler yapıldı ve 1962’de de Uganda bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlık savaşının  önderlerinden olan Milton Obote başbakanlığı üstlendi. Ancak 1971’de İdi Amin, askeri darbe ile yönetime el koydu ve sekiz yıl boyunca ülkeyi diktatörlükle yönetti. İşkence, etnik ayrımcılık, insan hakları ihlalleri ve siyasi cinayetlerle geçen bu diktatörlük döneminin ardından isyancı örgütler başkenti ele geçirince, İdi Amin ülkeden kaçtı. Eski başkan Obote ile Ulusal Direniş Hareketi’nin (UDH) önderi Museveni arasında geçen mücadeleli yılların ardından, Museveni başkenti ele geçirerek kendisini “devlet başkanı” ilan etti. 1989’da geçici parlamentoyu oluşturmak üzere seçim yapıldı, 1996’da Museveni’nin devlet başkanlığı onaylandı.

Demokrasiye geçiş çabası halen süren Uganda’da, bağımsızlığın kazanıldığı tarih olan 1962 yılından bugüne sırasıyla üç farklı anayasa yapıldı. Son anayasa olan 1995 Anayasası, hazırlanma süreci açısından katılımcılığıyla dikkat çeker.

Yeni bir anayasa yapma sürecini başlatan temel neden, ülkenin yaşadığı ekonomik ve politik istikrarsızlıktı. UDH, yeni bir anayasal düzenle bu sorunların aşılabileceğini düşünüyordu. Bu anayasanın gerçekten bir “toplumsal uzlaşma” metni olması için öncelikle bir Anayasa ile İlişkiler Bakanlığı kuruldu. Bu bakanlığın görevi, yeni bir anayasa için gereken hazırlık sürecinin işleyişini sağlamaktı.

Bakanlık bu bağlamda bir Anayasa Komisyonu kurdu. Komisyon 21 üyeden oluşuyor, bu üyeler bakanlık tarafından belirleniyordu. Komisyon başkanı bir yüksek mahkeme yargıcıydı ve başkan yardımcısı da, komisyon üyeleri de siyaset bilimi ve tarih profesörlerinden seçilmişti.

Ardından bir Kurucu Meclis için seçim hazırlıklarına başladı. Tüm ülkeyi kapsayan bir çalışma örgütlendi ve bu kapsamda 86 seminer, 870 eğitici forum gerçekleştirildi. Komisyon üyeleri bu faaliyetlerdeki gözlemlerini raporlaştırdılar; sonuçta çıkan yaklaşık 26 bin rapor analiz edildi.

Üniversite öğrencileri arasında anayasa konulu makale yarışması düzenlendi, medya organlarında tartışma programları yapıldı ve sonuçta taslak bir anayasa metni ve tavsiye raporu hazırlanarak devlet başkanına sunuldu. Bu, anayasa yapım sürecinin ilk aşamasıydı.

Tavsiye raporunda ülkedeki herkesi temsil eden, doğrudan seçilmiş temsilciler ile sivil toplum temsilcilerinden oluşan bir Kurucu Meclis oluşturulması tavsiye ediliyordu. Hükümet raporu kabul etti ve 214 seçim bölgesini temsil eden 284 delegeden oluşan bir Kurucu Meclis kurulması karar altına alındı.

Kurucu Meclis’te ayrıca, Ulusal Sendika Konfederasyonu UDH, siyasi partiler, Ulusal Gençlik Konseyi, Ulusal Özürlüler Birliği temsilcileri de yer aldı.

Kurucu Meclis, Mayıs 1994’te yemin ederek göreve başladı. Kendi içinde çalışma komitelerine ayrılan meclis, kararlarını olabildiğince konsensüse dayalı almaya dikkat etti. Taslak anayasa üzerinde çalışmalarını sonuçlandırdıktan sonra, Eylül 1995’te anayasaya son şeklini vererek kabul etti ve anayasa 8 Ekim 1995’te yürürlüğe girdi.

 

Anayasada kadın’ın adı var

Son bir not daha ekleyelim: Uganda Anayasası, kadınlara pozitif ayrımcılığı güvence altına alıyor. İlgili maddede anayasa şöyle diyor: “Kadınlar, erkeklerle tam ve eşit statüye sahiptirler. Hükümet, kadınların tam potansiyel ve ilerlemelerini sağlayabilmek için gerekli olanak ve fırsatları temin edecektir. Hükümet, toplum içindeki eşsiz ve doğal annelik fonksiyonlarını dikkate alarak kadınları ve haklarını koruyacaktır. Kadınlar erkeklerle eşit tutulma hakkına sahip olacaktır ve bu hak, politik, sosyal ve ekonomik konuları da içerir. Kadınlar tarih, gelenekler veya alışkanlıkların sonucu olagelen eşitsizliği telafi etmek için pozitif ayrımcılık haklarına sahiptir. Kadının statüsü, refahını zayıflatan kanunlar, gelenekler ve alışkanlıklar yasaklanmıştır.”

Yasa maddeleri (kendimizden bildiğimiz üzere) değişimin güvencesi olmadığı için, Uganda’da kadınların hayatına bakalım: Uganda Parlamentosu’nda 325 milletvekilinden 100’ü kadın. Kabinede 11 kadın bakan bulunuyor. Parlamentoda, 1995'ten bu yana kota uygulanıyor. Kota kadınların temsilinde çok etkili bir rol oynamış ve parlamentodaki kadın sayısında büyük bir artış sağlamış.

Parlamentoda “Kadın Kozası” denilen bir Kadın Komisyonu var, bu komisyonda çeşitli partilerden kadınlar bir araya gelip siyasetteki kadın katılımını teşvik etmek üzere çalışmalar yapıyor.

Yine kadın vekiller (hem iktidar hem de muhalefet partilerinden kadınlar), farklı ülkelerdeki kadın mücadelesi örneklerini gözlemlemek üzere yurtdışı gezileri düzenliyor.

Kadın milletvekillerinin Uganda Parlamentosu’nda üzerinde durdukları sorunlar; kadınların ekonomik bağımsızlığı, siyasete katılımı, kadın hakları ve kadının sağlık ile eğitime erişimi.

Uganda’da doğum sonrası ücretli izin 60 gün ve hem anneye hem babaya veriliyor. Kreşler çok yaygın, bu da çocuklu kadınların çalışma yaşamını kolaylaştırıyor.

Kıssadan hisseler:

  1. Uganda’dan örnek verirken iki kere düşünmesi gerekenlerin sayısı hayli fazla…
  2. Robson, hâlâ bizim inci dişli kardeşimiz…
  3. Ve Nazım’ın ve Robson’un kardeşleri, gülümseyin, BİZ KAZANACAĞIZ!

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele