Meserret İle Şükran’ın hatırlattığı İzmir - Mesele 121

Kıssa Kıssa

Kâh değişik kasabalarında, kâh (yeşil) Bornova’ya taşındıktan sonraki çocukluğumda, İzmir demek Fuar ve Kemeraltı demekti. İzmir o kadar bu iki yerle özdeşti bizim taze dimağlarımızda ki, Kordon’un adı bile anılmıyordu. Çünkü biz dar gelirli memur çocuğuyduk; Maarif Koleji’nde değil Suphi Koyuncuoğlu’nda okurduk, Sümerbank ayakkabılarla anılırdık ve Fuar’dan denize doğru Lozan’dan, Montrö’den, hele ki İkinci Kordon’dan sonrası ‘ayrı bir sınıf’a aitti. İzmir’in zenginleri, NATO’nun subayları kapmıştı Kordon’u ve Alsancak’ı ve bize düşen en fazla Seçkin pastanesinin hemen yanında, bilmemne pasajındaki Amerikan pazarını dilimize dolamaktı. Üstelik Kıbrıs Şehitleri Caddesi şimdiki gibi gözde bir piyasa yeri değildi, aslında Kordon bile sonradan fetişleştirileceği kadar dillere dolanmazdı: Merkez, Konak’tı.

Selçuk’ta, Tire’de, Menemen’de oturduğumuz yıllarda babam resmi işleri için beni (çoğunlukla kara trenle) her İzmir’e getirdiğinde, ilk durağımız işte Konak’ta caminin karşı sokağıydı, çünkü babamın çalıştığı Özel İdare Müdürlüğü’nün il merkezi oradaydı. Babam işlerini tamamlarken ben sabırsızlıkla oyalanır, Kemeraltı’na geçeceğimiz saati beklerdim. Mutlaka işportacıların çığırtkanlığından yanınızdakini bile duyamadığınız o kalabalığın içine girilir, ilk uzun sokağın bir köşesinde karadut içilir, caminin karşısındaki sokakta, yağına güzelce ekmek bandırılan Ödemiş köftesi yenirdi; sonrası benim değil, babamın keyfiydi artık. Mezarlıkbaşı’nda ya da Basmane’nin ara sokaklarında avlusu havuzlu bir kahvede nargilesini tüttürmekten, maşasıyla dolaşan çırağa ateşini tazeletmekten büyük keyif alır, hani gönlüne göre bir rakip bulursa birkaç el dama attırırdı. Sonra da trenle bulunduğumuz kasabaya dönmek üzere istasyonun yolunu tutardık.

Bazen İzmir yolculuğumuzun ilk durağı Eşrefpaşa’daki teyzemin üç katlı evi olur, orada bir soluklanıp çay içtikten sonra Mezarlıkbaşı tarafından ya da Bayramyeri’nden inerek yine Kemeraltı yolculuğuna başlardık. Dikkatli okurun dikkat edeceği üzere, denizin bu hikâyede yeri yoktu; ne işimiz düşerdi deniz kenarına, ne de Kordon’a çıkalım diye bir isteği, arzusu olurdu babamın. Hani bir kere de Beyler Sokağı’nda, dişçi misali bir yere gitmiş, önüme abaküs misali takımları, birtakım küpten oluşan zeka ölçme araçlarını getirmişlerdi ve üstün zekâlı damgasını basıp, Amerika’ya mı gönderseniz diye öğüt vermişlerdi.

Kardiçalı Han mıydı, Kemeraltı’nın derinliklerinde, Çankaya’ya doğru orada; babamın üstünü başını düzeltip, saygıyla girdiği bir büro vardı. İpekçilerle fistancıların arasında, siyaha işlenmiş gümüşi harflerin olduğu tabelasında, yüksek mühendis falanca yazardı. Sonraları duyulmaz oldu mühendisler için ‘yüksek’ sıfatı ama, babamın o dostu, her gördüğümde tiril tiril takım elbiseli, benim adıma muhtelif ikballer düşünmüş, bir Amerika, bir Fransa demişti de nedense bir türlü maksat hasıl olmamıştı; bizim üstün sayılan zekâya da muhtemelen normale doğru birkaç basamak geri dönüş yapmak kalacaktı.

Ortaokul ve lise yıllarında, artık Bornova’ya taşındığımız için İzmir’i tek başıma yaşıyordum. Henüz on bir yaşımda, 1971’de Türkiye’nin Polonya’yı Cemil Turan’ın golüyle 1-0 yendiği maçta Atatürk Stadı’nı ilk defa görmüştüm, mesela. 1974 Dünya Kupası’nın maçlarını kaçırmamak için sık sık Fuar’a gidişlerimi de hiç unutmam. Bir süre hiç yenilmediğimiz için milletçe altında yatır olduğuna inanılan Atatürk Stadı’nda çok maç seyrettim sonra. Bornova’dan iri çakıllı tren yolundan bir arkadaş grubuyla yürüyerek Mersinli’ye kadar yayan gelir, biletle maça girmek isteyen büyükler turnikeye yaklaştıklarında, “Abi amca, bizi de geçirsene,” diye handiyse yalvararak içeriye girmeyi başarır, taş basamaklarda yukarı aşağı koştura koştura maçı sonuna kadar seyrederdik. Galatasaray’ın beki Tuncay’ın İrlanda milli maçında penaltı kaçırdığı o hüzünlü ânı, Mustafa Denizli’nin Altay formasıyla Beşiktaş ve milli takım kalecisi Sabri’yi kornerden şandelleyen unutulmaz gollerini, Göztepe’nin Avrupa Fuar Şehirleri Kupası’nda sükse yaptığı zaferlerini hep orada seyretmişimdir.

Kemeraltı’nın ve Basmane’nin bir başka ergen keyfi, sinemalarıydı elbette. Kemeraltı’nın hemen girişinden başlayan Konak, Sema, Şan gibi üç-beş sinema, bir zaman sonra SSK işhanlarındaki Çınar, Mezarlıkbaşı’ndaki araya ‘parça’ atan sinemalar ve Basmane’de istasyonun yan caddesindeki Yıldız sineması (Eşrefpaşa’daki Ferah sinemasını o zamanlar pek bilmezdim; sadece, daha sonra yayınevi de kuracak olan şehrin varlıklı ailelerinin adını verdiği Şenocak sinemasına birkaç defa girmişliğim vardır). Mecburi istikamet Tepecik’le beraber hemen hepimizin cinselliği keşfetmesinde payı olan yerler de diyebiliriz yani. Aslında futbol düşkünlüğünün yanı sıra, televizyon ile cinselliği birlikte merak ettiğimiz yıllar da diyebiliriz. İkisi de kendine özgü cazibeleriyle apayrı iki dünya vaat ediyordu çünkü taze zihinlerimize ve bedenlerimize.

(Aç parantez, hiç unutmuyorum, hafta içi bir öğleden sonra üç-beş kişi topluca okulu kırıp İzmir’e gelmiş,  önce Kemeraltı’nın girişinde arabasıyla Halep tatlısı satan amcaya uğramış, sonra biraz daha ilerideki Konak sinemasında Mutlu Evlilik gibi adı olan bir filme gitmiştik. Afişindeki müstehcen sahneye kanarak salona dalan biz ortaokul grubunun yanında önümüzdeki sırada iki de çarşı iznine çıkmış asker vardı. Filmin bir yerinde, evin salonunda erkek televizyona bakarken kadın da yarı çıplak, oynaşma halindeydi ve erkeğin önüne geçmişti, cilve yapıyordu; erkek ise başını kadının vücudundan sağa sola kaçırıp televizyonu izlemeye çalışıyordu ki ön sıradaki tertiplerden biri abaza bir sesle bağırarak ayağa fırladı: “Eee, atarım lan ben o televizyonu pencereden aşağı, manyak mısın oğlum sen?” diye. Bayağı ama, ergen aklında başka ne kalsın?)

Kıbrıs çıkarmasından dolayı Bornova’da merkez parktaki lojmanımızın pencerelerini geceleri siyah kartonlarla örtme tecrübesi haricinde siyaset henüz hayatımızda yoktu; fakat eli kulağındaydı. Sonradan Üçüncü Beyler sokağının arkalarındaki dernek binası, Kemeraltı’nın girişine yapılan üst geçitin altındaki sabah çatışmasında bir yoldaşımızın vurulması, başka bir arkadaşımızın bir afişlemede öldürülmesi gibi olaylarla siyaset dolu yıllar sonra gelecekti. Ondan önce tek hatırladığım, siyah beyaz televizyonda haberlerde gösterilen cenaze kortejinin bitmek bilmediği, İstanbul’da Kerim Yaman’ın öldürülmesi haberiydi. (Tabii aradan iki on yıl geçtikten sonra, Savaş Karşıtları Derneği çalışanlarından temin ettiğim süet sigaralık, kadın çantası ve saireyi sattığım işportacılıktan ve üç kitaplık Ege Yayıncılık’tan başlayarak, Konak’ın aynı sokaklarında giriştiğim ve sağlam bir iflasla neticelenecek İzmir Kitaplığı gibi maceraları da başka bir yazıya bırakalım.)

Her neyse, Mersinli’den, Çamdibi’nden tamam da Konak’tan yayan dönemeyeceğimiz için, haliyle yeşil (hakikaten, yeşil) Bornova’ya Çınarlı’nın oradan, ağaçlı yoldan dönen otobüslere binerdik. Aslında troleybüs devriydi de o kadar elektrikli hat yoktu, Bornova’ya gitmiyordu. Troleybüsle bilhassa varyant yolundan Eşrefpaşa’ya, Hatay’a çıkmaya, kafamı arkaya çevirip denize bakmaya bayılırdım (deniz bir tek orada işe yarardı). Binip de biletleri aldıktan sonra biletçi, “Taymut,” diye bağırırdı şoföre. Şoför hemen hareket ederken biz “Devam et” demenin ağızda yayvan yayvan söylene söylene nasıl “Taymut”a dönüştüğünü konuşur, gülüşürdük.

Tüm bunları yazmamın, daha doğrusu (ve daha buraya sığdıramadığım çok şeyi) hatırlamamın sebebi, ilk kitabı Sağanak Fotoğraf’la dikkatleri çeken Ferhat Fuzuli’nin (ki müstear isim olduğunu anlamak zor olmasa gerek) yeni ‘manzum hikâye’ kitabı Meserret ile Şükran.

Ferhat Fuzuli,                      
Agora Kitaplığı,
2017, 160 sayfa

Eski İzmirlilerin ve İzmir tarihini sevenlerin, meraklılarının bildiği üzere, Meserret ile Şükran, AVM’ler patlayıp yayılana kadar şehrin çok uzun yıllar başlıca çarşısı olan Kemeraltı’nın iki eski otelinin adı. Ferhat Fuzuli de hikâyesini bu iki otel odağında kesişen hayatlar üzerine kuruyor. Yazarın dilinde otobiyografik öğelerin de hayli yer kapladığını fark etmek zor olmazken, günlük hayatında ve arkadaşlık ilişkilerinde rajona ters düşmemeye çalışan bir genç delikanlı ile, ismini bile yeni öğrendiği, fotoğrafını yeni gördüğü babasını aramaya gelmiş bir genç kız boy gösterirler hikâyede. Çarşının ve civarının, dönemin İzmir’inin bu merkezi yerinin tarihi, iki gencin yaşantıları ve özlemleri üzerinden anlatılır okura.

İlk bölüm anlatıcının diliyle Meserret’ten başlıyor. “Terso da gitse hayat/Yakınmazdık” diyen bıçkın bir delikanlı, Meserret Oteli mukimi. Kafa arkadaşı Çeşmeli Kör Kelâmi ise “Şükran Oteli’nin dört yıllık müdavimi”. Anlatıcı, hayatına dair trajik bir dokunuşla dağlıyor önce hikâyesini, annesinin öldüğü haberini “Benim annem sağ mıydı?” diye karşılayarak. Evsiz ve kimsesiz anlatıcı, polis memuruna efelenince de kendisini sıkı işkenceden geçirtiyor; Eczacı Kemal’e merhemletirken yalnızlığına ağlıyor, çareyi (ve unutuşu) Kemeraltı’nın çağlayan uğultusunda, küçük esnafın sıradan dertlerine karışmakta arıyor.

Otel, bir bakıma onun hem çıktığı hem döndüğü kâbesi. “Kimmiş o güzel kız?” sorusu bir manyel vermek gibi sızsa da önce anlatının akışına, önce ortalarda gezen laflar, sonra bir merak, kahramanımız yavaş yavaş kaderin ağlarını örmesini istediğini belli ediyor nasılsa. “Kaldırdım kafamı/Geçip gitti yanımdan dışarıya/Kalakaldım./Arkasından görebildim ilkin,/İyice baktım elbet boyuna posuna/Ama nedense aklım takılıp kaldı kokusuna...” Artık üstüne başına dikkat ederek, kolonyayı eksik etmeyerek, “avını bekleyen bir yırtıcı sabrında” girip çıkılacaktır otele.

“Şükran” başlıklı ikinci bölüm, söylentiyle, merakla hikâyenin ortasına düşen esrarengiz kızın ağzından, Meserret’in karşısındaki Şükran Oteli’nden sürdürüyor olay örgüsünü. Bir nevi, Basmane garından çantası, elinde bir pusula, zulasında bir eski fotoğrafla hikâyemize katılıyor İzmir’in zoraki misafiri. Eski bir tanıdığa rastlarmış gibi keşfettikten sonra Saat Kulesi’ni, Ankara Palas’a ayağı varmadan bir polisin tavsiyesiyle Şükran’da buluverecektir kendisini. İster sokak arasında ister üç beş yıldızlı olsun, geceleri her otel bir gurbet duygusuyla yüklüdür mutlaka; orası kesin. Ama kızımıza bir sükûnet getirecektir Şükran, sonra da salıncakta sallanır misali bir derin uyku. Arayış mecburen ertelenmiştir ertesi sabaha. Anne mektubundan zarfın içindeki “motoru kullanan, siyah kaytan bıyıklı bir adam:/Boynunda beyaz fular/Sanırım babam” rüyasında korusun ister belki de onu. Sonrası, ya vuslat ya hüsran, ikisi de dahildir ol hikâyeye.

Üçüncü bölüme adını veren Kelâmi, sadece kısık bakıyordur aslında, değildir kör, lakin bu yüzden askerlik yapmadığı gibi, bir gönül kırıklığıyla düşmüştür İzmir çukuruna. Ortak hikâyenin içinde bir gün, yardım etmesini isterler “babasını arayan bir kıza”.

Ferhat Fuzuli çoğun şurup gibi akan metni aksatsa da yer yer dıştan müdahaleleriyle, nostaljiyi aşan bir kurguyla dinletiyor okura Kemeraltı’nın sesini, o eski yılların otel hayatlarını, odalara ve merdivenlere sıkışan özlemleri, aşkları, bedbahtlıkları, dert ortaklıklarını. Şayet İzmir değmişse bir zaman sizin de hayatınıza, Meserret ile Şükran sizi tel tel ürpertecek bu kitabı okuduğunuzda, kâh İzmir’de tattığınız hazların bahtiyarlığından, kâh teğet geçerek kaçırdığınız mutlulukların kederinden...

 

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele