Bir şair, bana kalırsa, roman yazmamalıdır; hikâye hiç… Şairin işi başkadır, romancının sondaj yaptığı denizlere şnorkelle dahi dalmamalıdır; velev ki o denizler sığ olsa bile, kıyıdan seslenip boy ver boy ver demeye benzemez… "Soğuk mu su, soğuk mu?" diye evvelden suya girmişe sormaya da…

Büyük romanların etkisi de büyük olur, arkalarından birçok benzeri yazılır; dikkat ediniz, taklidi demiyoruz. Büyük romanlardan ilham alınıp benzer yahut anıştıran tarzda başkalarının üretilmesini doğal karşılarız. Cervantes yazmasaydı, Quixotic - Don Kişotvâri roman sanatı olabilir miydi? Madam Bovary için yazarı G. Flaubert, roman kahramanına etek giymiş bir Don Kişot’tur demişti; hatırlayalım.

Sequential Novel diye Batı edebiyatında tekrarlanan, ardılı ve arkası getirilen eserler bir yana, bir güçlü romanın etkisinde kalarak benzeri bir şeyi denemek, yazmak, kendi coğrafyasına ve kültürüne, siyasi-toplumsal yaşantısına uydurmak bildik, alışageldik görünüyor.

Erken Cumhuriyet’in acılı kuşağı yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun bir romanını bu yönüyle ele almak gerekiyor: AÇLIK

Animals / Rufino Tamayo

“Ne varsa yine eskilerde var” sözü, Türk romancılığının yarım asır kadar eski bir eserinin son sayfasını kapattığım zaman gayri ihtiyari, bir şaşkınlık gösterircesine ağzımdan çıkıverdi…

Genç sayılacak bir yaşta, ellisine varmadan hayatını kaybetmiş Cengiz Tuncer’in romanı Kerkenez, elimdeki 1971 yılına ait ilk baskısıyla okunup bittikten sonra bana bu sözü hatırlatmakla kalmıyor, ayrıca, kendi imzamı taşıyan Capon Çayevi adlı romanda iyi karakterin birden kötüye dönüştüğü kurguya olan şaşırtıcı benzerliği de gösteriyordu.

Bu nedenle, diyebilirim ki, bana ait Capon Çayevi’nin Nuridin adlı roman kahramanı, Kerkenez’in Salih’iyle romanlardan tanışıyor olmalıdır.

"Ezber bozma" diye bir deyiş türedi son zamanlarda… Hemen her yazıda, özellikle akademik metinlerde yer almaya başlamıştır. Okuru meraklandırıp, "Dur bakalım, benim ezberlediğim şey neymiş?" diye tahrik eden bir şey olarak yararı var; insan saf aklın hürmetine bildiklerini bir kez daha süzgeçten geçirmeli, elbette…

Biz Vassaf Beyi, romanın sadece ilk on sayfasında tanıyoruz, ortalıkta pek sessiz dolaşıyor; on birinci sayfada zaten ortadan kayboluyor. Vassaf Bey başlıklı romanın yazarı, Memduh Şevket Esendal, roman kahramanı Perihan’ı konuşturuyor daha sonra…

Pek de konuşkan bir tazedir, çenesi pırtıdır, eli dursa dudakları kıpırdayan bir genç kadındır.

Esendal’ın kullandığı İstanbul ağzıyla tarif edersek, Perihan söyler, öteki roman kahramanları ve biz de dinleriz.

Vassaf Bey, romanın daha başında vefat edip bu dünyadan elini ayağını çektikten sonra roman karakterlerinin tümünü, elbette en başta Perihan’ın hayatını değiştirecek vasiyetnâmesiyle bizleri de meşgul edecektir.

Vasiyetnâme âdeta roman kahramanı gibi görünmez bir elin hüneriyle çalışır…

Vassaf Beyin sır taşıyan ölümü ve âhir dünyasında yaşadıklarını da Perihan ve çevresindekiler vasıtasıyla öğrenecek, bazı olayların da üstü gölgeli kalacak, fakat biz okurlar bu muhteşem dil zenginliği-lisan cümbüşü içerisinde mest olduğumuzdan, bize fısıldanmayan hakikatlerin peşinde daha fazla oyalanmayı da fuzuli bulacağız.

İlk baskısı, çekmece beklemekten sararmış nüshalar derlenip toparlandıktan sonra, 1983 yılında yapılmış olan romanın, tefrika diye gazetelere 1930’lu yıllarda yazıldığı biliniyor.

Ancak eserin hayatta olmayan yazarı Esendal’ın dahi unuttuğu el yazması bu romanın, bir kıymet bilmez gazeteci elinde yıllarca beklediği, onca zaman sonrasında okurun karşısına dikildiği düşünülürse, Vassaf Bey’e gösterilecek değer artıyor ve bir değil, iki kez dikkat kesilmek gerekiyor.

Annesi su perisiydi. Yunan Mitolojisinden Naiad diye bildiğimiz, çeşmelerde, havuzlarda, derelerde, göl ve denizde yaşayan, hâsılı nerede su varsa orada bulunan kızlardandı... Babası Kral İkaros'tur; azıcık sert bir baba... Periyle evlenen kral, karısı habire doğurup ortalığa bir sürü kız, hepsi de su perisinden olma çocuk peydahlayınca ayak altında fazla dolaşmasınlar diye onları teker teker suya attı; boğulup ölsünler istedi. Oysa kızlar, suda ölmek şurada dursun, hayat bulan cinstendir. İkaros'un suya fırlattığı kızlarından birisi de Penelope'dir. Sonradan İthaca Kralı Odysseus'un sâdık ve sabırlı karısı olacak kız... Penelope, elbette suya atılınca boğulmadı, aksine yaşadı. Kocasına sâdakat gereği sonradan trikotajcı bile oldu... İşte hikâyatı:

Girit kralı Minos'un karısı, bir gün, çayırda çimende dolaşan ve cinsel organını doğallıkla salıverip apaçık sergileyen bir boğa görmüştür. Kadınlık hislerine dur diyemeyen kraliçenin gözü döner, boğayı ahırına aldırıp onunla çiftleşir, sonra hamile kalır ve boğa başlı canavar Minotaurus'u doğurur. Adı Pasiphae'dir kraliçenin, mitolojinin ahlaksızları cetvelinde adı yer alır.

Şimdi bu anlattığımız mitolojik bir hikâye olup gerçeklikten uzaktır; yazımızı için biraz reklam ve İngilizcesiyle market deyişi olarak meraklandırmak üzere-teasing yaptıysak, işte bu, okuru yazıya davet için kaçınılmazdır.

Lâkin modern dönemin bireyine ait mitleri romanlarda arayınca gerçekliğe bire bir uyan kahramanlarla karşılaşırız, ki onlar gerçekten ete kemiğe, kana ve cana bürünmüş yarı-insanî varlıklardır.

Bu yazımızda beceriksiz bir Grafoman olmamak için dikkat gösterip, mitolojinin antik hâlinden uzaklaşarak biz asıl konumuza döneriz ki, işte şunları söyleriz:

Diğer Makaleler...