“Bilmiyoruz.” diye düşündüm. “Kendimizi tanımıyoruz. İnsan olarak neye, ne kadar tahammül edebiliriz? Tahammül edemediğimizde nasıl, nerede insanlıktan çıkarız? İşte bundan zerre kadar haberimiz yok.” Elimdeki kitabı masaya bırakırken aklıma ilk gelen şey buydu.

Kâh değişik kasabalarında, kâh (yeşil) Bornova’ya taşındıktan sonraki çocukluğumda, İzmir demek Fuar ve Kemeraltı demekti. İzmir o kadar bu iki yerle özdeşti bizim taze dimağlarımızda ki, Kordon’un adı bile anılmıyordu. Çünkü biz dar gelirli memur çocuğuyduk; Maarif Koleji’nde değil Suphi Koyuncuoğlu’nda okurduk, Sümerbank ayakkabılarla anılırdık ve Fuar’dan denize doğru Lozan’dan, Montrö’den, hele ki İkinci Kordon’dan sonrası ‘ayrı bir sınıf’a aitti. İzmir’in zenginleri, NATO’nun subayları kapmıştı Kordon’u ve Alsancak’ı ve bize düşen en fazla Seçkin pastanesinin hemen yanında, bilmemne pasajındaki Amerikan pazarını dilimize dolamaktı. Üstelik Kıbrıs Şehitleri Caddesi şimdiki gibi gözde bir piyasa yeri değildi, aslında Kordon bile sonradan fetişleştirileceği kadar dillere dolanmazdı: Merkez, Konak’tı.

Türk Muhafazakarlığı

Kıssa Kıssa

Hasan Aksakal ile ilk tanışıklığımı temsil eden Türk Muhafazakârlığı, tam anlamıyla adıyla müsemma bir kitap. Aksakal, Türkiye’deki içler acısı istatistiksel verileri kütüphane-kahvehane gibi en temel değerler üzerinden hafif bir serzenişle sıralamaya başlarken, yabancı dillere hiç çevrilmemiş veya yıllar sonra ‘nezaketen’ çevirisi yayınlanmış Türkçe eserlerin nasıl ve neden görmezden gelindiği, dış dünyaya kapalılığımızı, bugün hâlâ iliklerimize işleyen o arada kalmışlık duygusunun yarattığı tereddütlü izlenimleri aktarıyor.

Son yıllarda Türkiye gündemini meşgul eden politik ve akademik çalışmalarda sıkça kullanılan bir ifade var; Tarihle Yüzleşmek.

"Milliyetçilik […], başta tarihsel kurgulamaları olmak üzere yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşasıydı." Marksizm Sözlüğü (Aralık 2016, Yordam Kitap), Milliyetçilik maddesinde böyle diyor. Özellikle son birkaç yıldır, milliyetçiliğin “yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşası” olduğunu düşünmek için pek çok sebebimiz bulunuyor.

Gül Özateşler’in “Çingene Türkiye’de Yaftalama ve Dışlayıcı Şiddetin Toplumsal Dinamiği” başlıklı kitabı  hem doğrudan doğruya Roman / “Çingene” çalışmaları alanı hem de genel olarak Türkiye çatışma / linç yazınının kült metinleri arasındaki ayrıcalıklı yerini şimdiden almış durumda…

Düşlerin denetlenmesine, hayallerin sınırlanmasına karşı küçük bir kız çocuğunun çizdiği resimdir mavi eşek. Bu resim alışılmış eşek resimlerinden farklı olduğundan, öğretmeni beğenmez, sınıftaki arkadaşlarıysa hafifçe alay eder. Eve gelip anlattığında babası resmi  duvara asar. Hayatın her alanındaki kalıplara rağmen bu kız çocuğuna evde öğretilen kendini olduğu gibi ifade etmesi gerektiğidir.

1987 yılında Belge Yayınlarından yayınlanan “Döğüşenler Konuşacak” şiir kitabı ile adından çokça söz ettiren Ayşe Hülya, yıllarca sürgün hayatı yaşamak zorunda olduğu yurtdışında bu kez ikinci kitabı Ben Su ile çıktı okuyucu karşısına…

‘‘Şiddet nedir? Onun yarattığı korku nedir? Nasıl dal budak sarıyor? Bunu besleyen zihniyet nedir?” Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu farklı biçimlerde şiddete maruz kalan yedi kadının hikayesini birbirine ördüğü belgesel romanı Haneye Tecavüz ile bu yıl çokça tartışıldı.

 Bir şair, bana kalırsa, roman yazmamalıdır; hikâye hiç… Şairin işi başkadır, romancının sondaj yaptığı denizlere şnorkelle dahi dalmamalıdır; velev ki o denizler sığ olsa bile, kıyıdan seslenip boy ver boy ver demeye benzemez… "Soğuk mu su, soğuk mu?" diye evvelden suya girmişe sormaya da…

Büyük romanların etkisi de büyük olur, arkalarından birçok benzeri yazılır; dikkat ediniz, taklidi demiyoruz. Büyük romanlardan ilham alınıp benzer yahut anıştıran tarzda başkalarının üretilmesini doğal karşılarız. Cervantes yazmasaydı, Quixotic - Don Kişotvâri roman sanatı olabilir miydi? Madam Bovary için yazarı G. Flaubert, roman kahramanına etek giymiş bir Don Kişot’tur demişti; hatırlayalım.

Sequential Novel diye Batı edebiyatında tekrarlanan, ardılı ve arkası getirilen eserler bir yana, bir güçlü romanın etkisinde kalarak benzeri bir şeyi denemek, yazmak, kendi coğrafyasına ve kültürüne, siyasi-toplumsal yaşantısına uydurmak bildik, alışageldik görünüyor.

Erken Cumhuriyet’in acılı kuşağı yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun bir romanını bu yönüyle ele almak gerekiyor: AÇLIK

Biz Vassaf Beyi, romanın sadece ilk on sayfasında tanıyoruz, ortalıkta pek sessiz dolaşıyor; on birinci sayfada zaten ortadan kayboluyor. Vassaf Bey başlıklı romanın yazarı, Memduh Şevket Esendal, roman kahramanı Perihan’ı konuşturuyor daha sonra…

Pek de konuşkan bir tazedir, çenesi pırtıdır, eli dursa dudakları kıpırdayan bir genç kadındır.

Esendal’ın kullandığı İstanbul ağzıyla tarif edersek, Perihan söyler, öteki roman kahramanları ve biz de dinleriz.

Vassaf Bey, romanın daha başında vefat edip bu dünyadan elini ayağını çektikten sonra roman karakterlerinin tümünü, elbette en başta Perihan’ın hayatını değiştirecek vasiyetnâmesiyle bizleri de meşgul edecektir.

Vasiyetnâme âdeta roman kahramanı gibi görünmez bir elin hüneriyle çalışır…

Vassaf Beyin sır taşıyan ölümü ve âhir dünyasında yaşadıklarını da Perihan ve çevresindekiler vasıtasıyla öğrenecek, bazı olayların da üstü gölgeli kalacak, fakat biz okurlar bu muhteşem dil zenginliği-lisan cümbüşü içerisinde mest olduğumuzdan, bize fısıldanmayan hakikatlerin peşinde daha fazla oyalanmayı da fuzuli bulacağız.

İlk baskısı, çekmece beklemekten sararmış nüshalar derlenip toparlandıktan sonra, 1983 yılında yapılmış olan romanın, tefrika diye gazetelere 1930’lu yıllarda yazıldığı biliniyor.

Ancak eserin hayatta olmayan yazarı Esendal’ın dahi unuttuğu el yazması bu romanın, bir kıymet bilmez gazeteci elinde yıllarca beklediği, onca zaman sonrasında okurun karşısına dikildiği düşünülürse, Vassaf Bey’e gösterilecek değer artıyor ve bir değil, iki kez dikkat kesilmek gerekiyor.

“Hiç şüphesiz, Biz her şeyi kader ile yarattık.” Kuran-ı Kerim, Kamer Suresi 49. ayette böyle der. Ayet, Allahın her canlıyı kader ile yarattığını ve bu kaderin onun dışında hiç kimse tarafından değiştirilemeyeceğini anlatır. Önceden çizilen, hak görülen, değiştirilemeyen kader anlayışını anlatan pek çok ayet var bunun gibi. Peki, hakikaten kader ne anlama gelir?

Polat S. Alpman, bu kitapta “en alttakiler” olarak Kürt emekçilerin dünyasını anlatıyor. Onların yoğun olarak yaşadıkları İstanbul-Tarlabaşı’ndaki emek ve hayat pratiklerine bakıyor. Yazar kitapta Kürt kimliği ile işçi kimliği arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Hem tahakküm hem de direniş mekanizmalarını detaylı olarak inceliyor. 

1848 Nisan’ında Almanya’da isyan eden, 1851’de darbeye karşı çıktıkları için Paris’te tutuklanan, 1871 Paris Komünü’nde yer alıp yenilgi sonrası sürgünden payını alan ve 1897’de Brezilya’da kayıtlara geçen ilk anarşistler olan ayakkabıcılar; ve hatta Julius Caesar’ın (Sheakspeare) birinci perdesinde protestocu kalabalığa sokaklar boyu öncülük eden ayakkabı tamircisi, hepimizi “çizmeyi aşma”ya davet ediyor….

Joomla SEF URLs by Artio