Redd-i Nisyan

1 Mayıs Emek Mücadele ve Dayanışma Günü’nde, Türkiye’de işçi sınıfı devletin gösterdiği alana sıkıştırılır ve 1 Mayıs’ın meydanı Taksim’e çıkmak isteyenler polisin saldırısına uğrayıp gözaltına alınırken, Almanya cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier bir ödül töreninde yaptığı konuşmada, dünyada demokrasinin tehlikede olduğunu, “giderek karmaşıklaşan dünyada insanların basit cevaplar ve basit dost-düşman cephelerinin özlemini çektiğini” söyledi ve otoriterliğe yönelik bu hayranlığın karşısında demokratik değerlerin savunulması gerektiğini vurguladı. “Lütfen beni yanlış anlamayın, panik yaratmak istemiyorum ama demokrasinin savunulması söz konusu olunca hiçbir zaman gereğinden fazla tetikte olmanın mümkün olmayacağını kendi acılı geçmişimizden de biliyoruz” diyerek faşizm tehlikesine dikkat çekti.

Bu hassasiyet, kuşkusuz sadece Steinmer’e has değil; dünya siyaseti son zamanlarda sağa ve otoriter yönetimlere kayma eğiliminden oldukça sık söz ediyor. Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu neo-liberal Macron ile faşist Le Pen geçti, ikinci tur 7 Mayıs’ta. Almanya’da “Almanya İçin Alternatif” adı altında kurulan sağ parti, 16 eyaletten 10’unda temsil hakkı elde etmiş durumda. Hollanda’da, İsveç’te, Belçika’da ve İngiltere’de de neofaşist siyasetin temsilcileri giderek merkez partilerin yerini alıyorlar.

Bir yıl önce İngiltere’nin Brexit kararı ile başlayan “Avrupalılık”tan ayrılma süreci, uluslararası kapitalizmin her alanda artık başa çıkamadığı bir krizin içinde olduğunu bir kez daha teyit etmişti. Kriz her alanda, sadece ekonomide değil; büyük bir siyasal ve insani kriz de söz konusu. Emperyalizmin, dünyanın her yerinde ama en çok da Ortadoğu’da yediği herzelerin karşılığı, mülteci sorunu olarak kendisine geri dönmüş durumda. Neoliberalizmin kendi başına yarattığı yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik yeterince büyük bir kriz nedeniyken, mülteci sorunu da Avrupa ve ABD’nin kapısına acilen çözülmesi gereken bir kriz olarak dayanmış durumda.

ABD’deki merkez partiler ise, hiç kimsenin ciddiye almadığı bir şovmenin başkanlığı kazanmasının şokunu atlatabilmiş değil. Trump, sözleri ve davranışlarıyla bir yandan soytarı bir şov dünyası figürü, öte yandan dünyada para için yapamayacağı şey bulunmayan ahlaksız bir patron, ve son olarak Alman cumhurbaşkanının dediği gibi basit dost-düşman cephelerini kaşımayı iyi bilen kurnaz kasabalı (bildiğiniz Ali Ağaoğlu demezsem eksik kalır)…

Bu tabloyu Ortadoğu’daki kaos ve bir türlü yerine oturamayan taşların kıyasıya dalaşı tamamlıyor.

Avrupa Birliği’nin eski popülerliğini yitiriyor olması önemli bir gösterge; çünkü AB basit bir ekonomik-siyasi birlik değil, aynı zamanda eski dünyanın simgelediği değerlere olan inanç anlamına geliyor. Avrupalılığa duyulan bağlılık, burada yaşanan tarihe, soyluluğa ve ortaçağı karanlığa boğan kilise-kral işbirliğine verilen mücadeleye; Aydınlanma’nın içeriğindeki pozitif bilimlere, laisizme, ilerlemeye ve (burjuva anlamıyla olsa da) demokrasiye duyulan bağlılık anlamına geliyor. Kapitalizm, 300 yılı aşkın süredir, pratikte özyapısı gereği sık sık dışına çıksa da, kural olarak bu değerlere sahip çıktı: Aydınlanma’nın değerleri; laisizm, parlamenter demokrasi, kişisel özgürlükler, yurttaş eşitliği, anayasa ile güvence altına alınan insan hakları…

İşte şimdi bu kural gereği sahip çıkma durumu giderek değişiyor. Trump çıkıp Meksika sınırına duvar çekmekten, Müslümanları ülkeye almamaktan söz ediyor ve oy alıyor; Avrupa’da göçmenleri kovmaya kadar giden yabancı düşmanı ırkçı politikalar rağbet görüyor. Bu, 300 yıldır iyi kötü bu değerleri bagajında taşıyan küresel kapitalizmin, neoliberalizmin kendi varlığını inkâr noktasına sürüklendiği ciddi bir krizin içinde olduğu anlamına geliyor.

John Berger’in “Neoliberalizm, ekonomik faşizmdir” tespitini sık sık hatırlamamız gerekiyor, çünkü dünyanın bu gidişatını anlamada anahtar kelime bu. Kapitalizmin iki kutuplu bir dünyada uyguladığı korumacı politikalar ve sosyal devlet anlayışının, SSCB ve ona bağlı sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte 1990’larda tamamen terk edilerek emekçi sınıfları piyasa denen canavarın ellerine bırakma arsızlığı ve açgözlülüğüdür neoliberalizm.

Nasıl bir ekonomik faşizm altında yaşadığımızı şu veri yeterince açıklıyor aslında. İngiliz kuruluşu Oxfam’ın son verilerine göre dünyanın en zengin 8 kişisinin serveti, dünyanın yarısını oluşturan 3,6 milyar nüfusun servetine eşit. Oxfam, bu durumun öfkeli çoğunluğu artıracağını, demokrasinin tehlikeye gireceğini belirtmiş.

Bu korkunç basitlikteki veriden ilerleyelim. Gerçekten de dünyanın yoksullarının, son yıllarda pek çok yerde isyan halinde olduğunu görüyoruz. Peki, bu öfke artar ve kitleselleşirse… Zengin sınıfa, onun temsilcisi olan devlet yapısına yönelirse…  Yoksullar eskisi gibi yönetilememeye başlarsa… Bu soruların cevabı, bizi mantıken şuraya götürür: Uluslararası kapitalizm bu olası tehditten korunabilmek için iki yola sahiptir; ilki piyasa serbestliğini dizginleyip sosyal devleti yeniden tesis etmek ve bu soysuz düzen için rıza üretmek; ikincisi ise piyasa serbestliğini sürdürüp düzene rızası olmayan kitleleri zor yoluyla dizginlemek. İlk seçenek mevcut kriz koşullarında uygulanabilir görünmediğine göre, ikinci seçenek parlamenter rejimlerin otoriter, faşizan rejimlere evrilmesini kaçınılmaz kılmaktadır ve işte pek sayın Alman cumhurbaşkanının kaygılandığı kriz, tam da budur.

Parlamenter demokrasinin yetersiz kaldığı yerde otoriter rejimler devreye gidecek; insanlığın “ihtiyaç” duyduğu “basit dost-düşman” ayrımını yapacaktır. Önce göçmen/yabancı düşmanlığı ile beslenecektir ırkçılık; işsizliğin ve yoksulluğun sorumlusu olarak yabancılar gösterilecektir. O “düşman” yok edildiğinde, sıra tıpkı Nazi Almanya’sında olduğu gibi komünistlere ve daha sonra tüm muhaliflere gelecektir.

Yabancılar ve komünistler, giderek tüm muhalifler kadar; yoksullar, kadınlar, eşcinseller, etnik ve dinsel açıdan “azınlık” sayılan gruplar da bu neoliberal faşizmin baş düşmanlarıdır. Kendi üstlenmediği sosyal sorumlulukları, hasta ve çocuk bakımını, karşılıksız ev içi emeği kuşkusuz “anneliği yücelterek” kadına yükleyen neoliberalizm, kimlikler üzerinden ürettiği düşmanlaştırma yolu ile egemenlerin bin yıldır değişmeyen taktiğini kullanır: Böl-yönet. Dünyanın tüm egemenleri inanılmaz bir biçimde, adeta bilgi onlara “içgüdü” ile yerleşmiş gibi, aynı taktiği uygularlar. Ama ne yazık ki pek çok defa başarılı da olurlar.

Bu pencereden Türkiye’ye bakacak olursak, meselenin sadece İslami bir rejim arzusu olmadığını, ardındaki maddi temellerle birlikte bir yönetim krizi olduğunu daha açık kavrayabiliriz. Bu kavrayışın bizi götüreceği yer ise şu olmalıdır: İslami gericiliğe karşı mücadele, neoliberal düzeni ve yoksulluğu karşısına almadığı takdirde herhangi bir başarı kazanması mümkün değildir. CHP’nin kendi kitlesini şu birkaç yılda yüzde 5 bile artıramamış olması, bütün siyasi aymazlıkları şöyle dursun, bu neoliberal soygun düzenine karşı somut ve inandırıcı bir programının bulunmamasından da kaynaklanmıyor mu?

Alman cumhurbaşkanı Steinmeier’in dediği “o basit cepheleşme”nin cevabı sınıf politikasında saklı. Ya zenginsin, ya da yoksul; ya egemenlerdensin, ya da ezilenlerden… Dünyanın kaderi, bu çok yalın cevabı verip vermeyeceğine bağlı.