CHP önümüze düşer mi, biz peşinden gider miyiz? - Mesele 121

Mesele'den

CHP liderinin Ankara’dan başlayıp İstanbul’da sonlandırdığı ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü, peşinden 9 Temmuz’da gerçekleştirilen kitlesel Maltepe Mitingi, son olarak 26-29 Ağustos tarihinde Çanakkale Gelibolu’da düzenlenen Adalet Kurultayı beklenenden daha fazla ilgi gördü.

Erdoğan ve AKP kurmaylarının rahatsızlığı da bunu gösteriyor. Nitekim birkaç bira içen CHP’liler cumhurbaşkanı katında mevzu oldu ve CHP yönetimi de ‘bira’ üzerinden topluma dayatılan İslami yaşam tarzı karşısında, üyelerini ihraç ederek baskıya boyun eğdi, sağın değerlerine saygılı olduğunu gösterdi. ‘Bu onların özel hayatı’ bile diyemedi.

CHP’nin Adalet Kurultayında ne olup bittiği üzerinden durmayacağız.

Kürtsüz ve kadınsız bir kurultayın eksik dahası yanlış bir adalet arayışından kaynaklandığından, Kurultay’da açılan Adalet sergisinde 12 Eylül diktatörlüğünün idam ettiği genç devrimci Erdal Eren ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun yanyana fotoğraflarının sergilenmesinden söz etmeyeceğiz.

Çünkü daha vahimi var: CHP’nin kendi çıkarları için düzenlediği eylem ve etkinliklerin sosyalist solun bazı bölüklerinde yarattığı heyecan ve ‘Kemalizm-CHP’ ile ittifakı yeniden devrede.

Sosyalist solda esasen 14 Nisan referandumu öncesinde başlayan CHP ilgisi neredeyse 6 aydır köpürtülerek devam ediyor. Öyleki, bu ilgi bu yılki 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları vesilesiyle yayınlanan mesajlara da yansıdı. ÖDP hem parti hem de gençlik örgütü eliyle 30 Ağustos’ta siyasal açıklamalarda bulundular.

Gençlik Muhalefeti’nin açıklamasında “Tarihte bugün, tam 95 yıl önce Türkiye halkının emperyalizme ve açık işgale karşı yürüttüğü kararlı mücadele kesin bir zaferle sonuçlandı. On yıllar önce emperyalizme boyun eğmeyen tüm Anadolu halkına bin selam olsun!

İşgalci emperyalistlere, sömürücülere, İstanbul merkezli Saray iktidarına, manda ve himayecilere karşı zaferle devam eden kurtuluş mücadelesi, laik ve bağımsız temelli yeni bir Cumhuriyet’in kurulmasıyla sonuçlandı. Hanedanlığın hüküm sürdüğü devlet yönetimi, halk egemenliği anlayışı karşısında yenik düştü (...) denildi.

Eş Genel Başkanı Alper Taş Kurultay konuşmasında “Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında İstanbul’daki Saray iktidarına karşı halk nasıl Anadolu’nun bağrında kongreler ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’yle kendi meclislerini kurduysa, biz de bu meclisleri inşa edeceğiz” dedi ve 2019 yerel seçimlerinde ‘adayları birlikte çıkartalım’ önerisi yaptı. Önümüze düşün, biz de gelelim!

Kesin olan şu ki, CHP’nin kendi hesabına yaptığı ataklar olsun, sosyalist solun bir bölüğünde yeniden CHP ile yol yürüme çabasında olsun, sahayı açan AKP’dir. AKP’nin rehin aldığı HDP’nin yarattığı siyasi boşluk sosyalist hareketin bir bölüğünce yeniden ‘müdafa-i hukuk’ ile doldurulmaya çalışılıyor. Kürt halkının demokratik talepleri ve mücadelesi bir kez daha milli burjuvazinin Cumhuriyet ilkelerine terk ediliyor.

Kuşkusuz bunların siyasal tarihten gelen kökleri de var.

Sosyalist hareketin milli tarihi

Türkiye’ye sosyalist hareketinin tarihi dünya sosyalist hareketinden bağımsız olmadı. CHP’nin TKP’yi boğarak ezip geçtiği 1920’li yıllar, Sovyetler Birliği’nde yaşanacak siyasal karanlığın başlangıcına denk gelir.

Cumhuriyetin ilanı ve ardından tek parti rejimi, komünist hareketin yasal faaliyetine izin vermediği gibi, ikinci dünya savaşının uluslararası siyasal iklimi sebebiyle en küçük sol aydın etkinliğine bile ‘komünist’ damgası vuruldu, tahkikata uğradı. Nazımlar, Kemal Tahirler, Dr. Hikmet’in 17 yılı bulan hapis cezası buna tanıktır.

Buna rağmen Sovyet bürokrasisinin siyasi çıkarlarını temsil eden ‘tek ülkede sosyalizm’ programı, komşusu Türkiye dahil devrimin eli kulağında olduğu 1927 Çin Devriminde ya da 1936 İspanya’sında işçi sınıfının bağımsız bir politika izlemesine olanak vermez. Emperyalizme karşı milli burjuvazinin desteklenmesi veya faşizme karşı halk cephesi politikasıyla ülkelerin komünist hareketlerini burjuvazinin kuyruğuna takmayı dayatır.Türkiye komünist partisi de burjuvazinin peşine takılmıştır, kendi celladına boynunu kendi uzatmıştır.

Vedat Türkali’nin iki ciltlik Güven romanı bu karanlık dönemi yaşayan bir komünist olarak olayları siyasi ve edebi olarak pek güzel anlatıyor.

CHP ‘milli burjuva’zi sayılmış, emperyalizme karşı desteklenmiş, ‘milli demokratik devrim’ siyasetinin, sonrasında faşizme karşı ‘halk cephesi’ politikalarının siyasal görüş açısı içine alınmış ve bağımsız bir komünist hareketin inşası akemete uğramıştır.

Kimi yazarlar Türkiye’de işçi sınıfının gelişmemiş olduğunu ileri sürerek Türkiye sosyalizminin bu ilk dönemine makul gerekçe buluyorlar. Oysa ki, işçi sınıfının siyasal varlık gösterdiği 1960’ların ikinci yarısı, 1970’ler ve sonrasında da, Türkiye sosyalist hareketi millici, halkçı ve sınıf dışı çizgisini terk etmedi.

1960’lı yıllar Küba Devrimi, Vietnam direnişi, Cezayir ulusal kurtuluş savaşı, Afrika ve Asya’da emperyalizmin doğrudan bağımlılığına itiraz eden silahlı mücadele örnekleri, Türkiye sosyalist hareketinin gençlik hareketiyle malul bileşimine cuk oturdu. Gerillacı hareketin programı, komünist hareketin Stalinist tarihinden gelen millici ve halkçı çizgisiyle uyumluydu. Bu siyasal çizginin zaten işçi sınıfına ihtiyacı yoktu. İşçi sınıfı ‘siyasal öncü’ sayıldı, yani lafta kaldı pratikte ‘yedek güç’ olarak fabrikalarda bekletildi. Halk savaşının aşamalarında ona da sıra gelecekti...

Kemalizm ile Stalinizm reel politik ortaklığından hep CHP yönetimi kazançlı çıktı. Sosyalist, komünist bir bağımsız siyasal çizgi, işçi sınıfının bağımsız bir siyasal hareketi hep ertelendi, ortaya çıkamadı. Bağımsız bir sınıf sendikasının oluşmasına dahi imkan verilmedi, bugün de verilmemektedir.

Sosyalist solun Adalet Yürüyüşü ve Kurultayı ile bağ kuran bölükleri (ÖDP, EMEP ve Halkevleri başta olmak üzere) devrimci Marksizmin zorunlu olmayan diyalektik sonucudurlar. İzledikleri siyasetin karşılığını Komünist Manifesto’da ya da Rus Devriminde bulamazsınız. Ama 1949 Çin devriminde, 1961 Küba devriminde, 1936 İspanya ve Fransa’da uygulanan Halk Cephesi politikalarında, Dimitrov’un faşizme karşı mücadele çizgisinde bulabilirsiniz.

Paris Komünü ve Ekim Devrimi ile sonraki devrimler ve mücadele deneyimleri iki ayrı sınıfsal çizgiyi, programı ifade eder.

Diğer yandan eğer sosyalist hareketin diğer kısmı bugün Kemalizm-CHP tuzağına düşmediyse, bu da Kürt demokratik hareketiyle kurduğu siyasi ilişki sebebiyledir. Eğer Kürt demokratik hareketi güçlü bir etkiye sahip olmasa, yani Kemalizm ve CHP ile hesaplaşmaya zorlamasa, ki 12 Eylül öncesi birkaç istisna siyasi grup dışında bu böyleydi, sosyalist ve komünist hareketin milli tarihi milli burjuvazinin peşine takılmanın tarihidir.

AKP karşısında hangi programla mücadele edeceğiz sorusuna cevap aranıyor ve bulunan cevapların tamamı burjuva devrimci çizgide seyrediyor. Bu konudaki kafa karışıklığı yakın zaman önce 1908 devrimini çağrıştıran ‘Kahrolsun İsdibdat, Yaşasın Hürriyet’ sloganı/programıyla ifade edilmiş ve yankı bulmuştu.

Şimdilerde Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye programı, müdafa-i hukuk çizgisi ileri sürülüyor. İşte bu yüzden Gençlik Muhalefeti imzalı 30 Ağustos bildirisi “Bundan kırk sene önce Mahir’lerin, Deniz’lerin uğruna ölümü göze aldığı “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” anlayışı mücadele rehberimizdir” demektedir.

Oysaki komünizm, yani işçi sınıfı temellerine dayanan Marksizme, 100. Yılına giren Rus Devriminin sınanmış siyasal programına ve siyasal partisine ihtiyaçtan söz edilmiyor ya da yeterince söz edilmiyor. Bu da gericilik döneminin ne kadar ağır yaşandığını gösteriyor. Biz değinmiş olalım.

Bayraklar karışmasın!

Bültene abone olun

Mesele'ye yeni yazı eklendiğinde haberdar olmak için eposta adresinizi bırakın.

Facebook'ta Mesele