Gün delik

Her birimizin kapısını çalıp, “Kendi işine bak. Sus ve evine kapan. Her şey gelebilir başına, telefonda konuşurken, iki cümle yazarken bile dikkatli ol” demeseler de tüm olan biten korku ikliminin şiddetini artırıyor. Öyle ki, aslında kanun manun kalmadığını bilirken bile kendi yaptıklarımızın ne kadar kanuna uygun olduğunu ince ince sorguluyoruz. Öyle bir otokontrol ki bu, nefes alma alanlarımız kapandığından sanat da çıkmıyor içinden, bilim de çıkmıyor. Çünkü faşizm en çok merak etmeye yasak koyuyor.  

Çeşit çeşit ve uçsuz bucaksız korkular seçenek olarak sunuluyor her birimize. KHK ile işten atılma korkusu; attığınız bir twit, gittiğiniz bir protesto yürüyüşü, hükmedenler için yaptığınız herhangi bir eleştiri nedeniyle hapse atılma korkusu; işsiz kalma korkusu; sırf dünyanın o noktasında yaşadığınız, kimliğiniz de şu olduğu için evinizin barkınızın yıkılması korkusu…  Bu coğrafyada korkmak için Türk vatandaşı olma zorunluluğu da yok üstelik. Göçmenlere de vatandaşlara olduğu kadar çeşitli korku seçenekleri itina ile sunulmakta. Aç ve sokakta kalma korkusuna günde 12-16 saat çalışmaya razı olmak; sırf mülteci olduğu için bir gün işyerinin kundaklanma korkusu; kadınsa çalıştığı işyerinde taciz yaşama korkusu ya da çocuk işçiyse iş kazasından ölme korkusu; tabii en önemlisi bu ülkede bir yabancı olarak yaşamını sürdürme korkusu…   

Üstelik öteki ya da muhalif olmaya da gerek yok, yine de korkular peşinizi bırakmıyor. Gazeteciyse sadece bir kez bile olsa yanlış anlaşılabilecek bir manşet atmanın cezalandırılmaya yol açacağı korkusu, iktidara yakın bir iş adamıysa bu yakınlığı kaybetme korkusu, parası pulu gani gani olduğunda kazandıklarını elinden kaybetme korkusu, kapıdan bacadan hırsız girecek korkusu…

Korkularımız bizi birbirimizden uzaklaştırıyor, kamplara ayırıyor, düşmanlığı her gün biraz daha perçinliyor, çünkü diğerine açılan gönül gözümüzün önüne set çekiyor. Korkularımız sesimizi kısıyor; söz de, kahkaha da, sorular da korkunun dehlizinde yok oluyor.

Bugünlerde korkmak elbette çok doğal, çünkü yönetenler her gün korkmak için yeni nedenler çıkarıyorlar karşımıza. Korkmak bir yanıyla kendi kendimizi korumak için gerekli gibi duruyor. Zaten en çok da bu nedenden yola çıkarak gelişiyor, büyüyor ve yine bu nedenle, içine girdiği insanı bencilleştiriyor korku. Daha az merak ediyoruz, daha az konuşuyoruz, daha az güveniyoruz ve en sonunda daha az kalıyoruz.

Aziz Nesin, “Korkudan Korkmak” adlı denemesinin bir yerinde, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, diyenler çok var. Sonuçta ne oluyor? Evet, yılan bin yaşıyor, ama dokunmadıklarına dokunmadığı için değil, sıraya koyup zamanı gelince onlara da dokunduğu için” diyor. Bugün bu toprakları paylaştığımız herkes, kim olursa olsun, hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, bir gün sıranın kendine gelebileceğini biliyor. Tabii “Sıramı savayım da gün gelir devran döner, belki de bana hiç dokunulmaz” da mantıklı bir düşünce gibi algılanabilir…

Bu noktada da asıl soru, o gün gelene kadar nelerden vazgeçeceğimiz. Bizi sıkıştırdıkları alanda ne kadar yeteceğiz kendimize? Açlık, sefalet, kanunsuzluk, zorbalık hayatın her anında karşımıza çıkmaya devam edecek ve daha ne kadar görmezden gelebileceğiz? Ve asıl soru, tüm bunlar olurken okuduğumuz kitaptan, izlediğimiz filmden, lokantada arkadaşlarımızla yediğimiz yemekten aynı zevki alacak mıyız?

Yine aynı denemede Aziz Nesin, “Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer. Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır ne kendileri korkarlar” diyor ve bu sözleri bana korkuyla kurulan “düzen”in ancak cesaretle yıkılabileceğini düşündürüyor.

İnsan olmak yaşadığını hissedebilmektir en fazla. Yaşadığını hissedebilmek de merak etmek, soru sormak, anlamaya çalışmak ve tanıdıkça da zevk almakla mümkün. Hayatın sırrı bizimle bu toprakları paylaşan tüm canlarda saklı. Korkularımız kapatır bizi kilitler arkasına, yalnızlaştırır; sırrına ermek ancak cesaret etmekle mümkün. Teker teker yaşarsak hep az kalırız, hayata sahip çıkmak ise ancak birlikte olmakla mümkün. Tek başına konuşmanın, kahkahalarla gülmenin pek anlamı yok ya hani, işte tıpkı öyle…