Geçmiş Zaman

Elli yıl önce, 22 Temmuz 1967’de bir Cumartesi günü başlayan ve beş gün süren, 20’nci yüzyıl Amerikası’nın en büyük, en yıkıcı ve en amansız isyanı patlak vermişti. Aşağıdaki yazı, bu isyanın 50’nci yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmıştır.


Irksal Eşitlik Kongresi (İngilizce kısaltmasıyla “CORE”) başkanı Floyd McKissick, 1967’de isyanların patlak verebileceği 12 şehirden oluşan bir liste düzenlediğinde Detroit bu listede yer almıyordu. Harlem ve Philadelphia 1964’te patlamıştı, Watts 1965’te, Cleveland 1966’da. Ve bunlarla beraber Kuzey’de yer alan kentlerdeki diğer topluluklar da ayağa kalkmıştı. Ne var ki Detroit’in farklı olduğu düşünülüyordu: Bir “model şehir”, siyah insanların yaşayabileceği uygun bir mekân. Şehrin Jerry Cavanagh adında liberal bir belediye başkanı vardı. Cavanagh, 1963 Detroit Özgürlük Yürüyüşü’nde Dr. Martin Luther King ve beraberindeki 125 bin kişi ile Woodward Bulvarı’nda yürümüştü. Detroit’in ayrıca o dönemde, işçiler arasında ırkçılığa karşı yürütülen savaşa öncülük ettiği düşünülen Birleşik Otomobil İşçileri (United Automobile Workers – UAW) adında bir sendikası vardı. Dahası Detroit’in, özellikle siyahî halka karşı vahşet uygulamalarıyla bilinen, yüzde 95’i beyazlardan müteşekkil polis departmanını revizyondan geçirdiği düşünülen “reformcu” bir emniyet müdürü bile vardı.

1965’teki Watts isyanından sonra belediye başkanı Jerry Cavanagh olup bitenlerden bihabermişçesine şöyle bir açıklama yapacaktı: “Bu türden bir şey burada (Detroit’te, ç.n.) olamaz.”
Detroit’te olamaz mı? Tabii ki de olabilirdi –ve oldu da! 1967 Detroit isyanı, henüz sonlanmamışken, 20’nci yüzyıl Amerikası’nın en büyük, en yıkıcı ve en amansız isyanı olarak tarihteki yerini almıştı. İsyanda en ez 43 kişi öldürülmüş, 347 kişi yaralanmıştı. Üstelik bunlar, hiç şüphesiz, olduğundan eksik gösterilen resmi rakamlardı. İsyanda bin 300’den fazla bina yerle bir edilmiş, 2 bin 700 işyeri yağmalanmıştı. Mal kaybı yarım milyar dolar olarak hesaplanmıştı ki, bu miktar Watts’taki mal kaybından 12 kat daha fazlaydı. Tabii ki bu sayılar 1967 Detroit isyanının insani ve sosyal yönünü anlatmıyor.

“Model Şehir” mi? Hayır, model barut fıçısı!

Detroit’te siyahî halkın yaşadığı mahallelerde işsizlik yaygındı, düşük ücretler ise yerel ve kalıcıydı. Polisler, olağan bir işgalci orduydu. Sivil haklar gösterilerinde yürüyen Birleşik Otomobil İşçileri sendikasının başkanı, siyah işçilerin, şayet işe alınırlarsa sanayide (demir ocağı, dökümhane ve vasıf gerektirmeyen işlerde) en kirli ve en zor işlere hapsedildiği gerçeğini durmadan görmezden geliyordu. Siyah işçiler, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, vasıf gerektiren işlerden dışlanmışlardı.
Siyahî halk doğrudan doğruya beyazlardan oluşan bir politik yapı tarafından yönetiliyor, beyaz polislerce denetim altında tutuluyor ve beyazlarca idare edilen bir sendika tarafından “temsil” ediliyorlardı.

Ancak 1967’de Detroitlilerin kendi şehirlerinde yüz yüze geldikleri sorun bundan çok daha fazlasıydı. Aileler, köleleştirilen büyük dede ve ninelerini; ortakçı/yarıcı olarak gece gündüz çalışan dede ve ninelerini hatırlıyordu. Detroitlilerin anne ve babaları, dünya savaşları sürerken iş buluruz umuduyla Kuzey’e gelmişti. Ancak savaş bittiğinde bu aileler kendilerini kenara atılmış bir halde buldular. İnsanlar, kendilerine basit/sıradan ve temel demokratik hakları sağlama niyeti taşımayan bir “demokrasi” için savaşlarda ölmeye gönderildiler.
Patlamaya hazır sorunlar yumağı birikmişti. 22 Temmuz 1967 Cumartesi gününde isyanı başlatan sadece polis vahşetinin “her zamanki” hadisesi oldu.

Bu defa ateş

Polisler, 12’nci Cadde ve Clairmont’ta mesai sonrası işçilerin buluştuğu bir bara baskın düzenlediler. Baskın öncesinde barda bulunan 82 kişi Vietnam’dan sağ salim dönen iki asker için kutlama yapmaktaydı. Bardakilerin tümü (askerler de dâhil) karga tulumba polis araçlarına bindirildi.

İnsanlar tüm bunları daha önce de defalarca görmüştü. Ancak bu sefer 12’nci Cadde üzerinde birkaç bin kişi bir araya geldi.

Bir polis komando birimi geniş bir kama düzeni içinde caddeyi süpürüp insanları dışarı püskürttü. O anda kalabalık bölünse de, polislerin hemen arkasında daha kalabalık bir toplulukla tekrardan bir araya gelindi.

Polisler alanı göstericilere bırakmak suretiyle caddeyi terk etmeye başladı. Sonra da, pazar sabahının erken saatlerinde kalabalığın öfkesi geçer düşüncesiyle beklemeye koyuldular. 1966’da Doğu Yakası’ndaki Kercheval’de polis vahşeti sonrasında yapılan bu olmuş, kitleler “içlerini döktükten” sonra evlerine dağılmışlardı.

Ancak 1967’de kalabalılar daha da büyümüştü. Göstericilerden sayıca üstün olan polisler, insanlar önlerinden geçip giderken dükkânların etrafında beklemeye başladılar. İnsanların ihtiyaç duyduğu ve istediği şeyler vardı ve sonunda bunu elde ettiler. Linwood, Dexter ve Grand River gibi diğer sokaklarda hareketlilik baş göstermeye başladı. Time dergisi büyüyen kalabalığa hâkim olan “karnaval ruhu”ndan bahsediyordu. İnsanlar gülüyor, şakalaşıyor, dans ediyor, gelip destek vermeleri için arkadaşlarına ve komşularına çağrıda bulunuyorlardı.

Kalabalıkla “makul konuşma” yapmaları için siyahî politikacılara, siyahî eğitimcilere, siyahî polis memurlarına çağrıda bulunuldu. Sam Johnson, A Fighter All My Life adlı kitabında olup biten(ler)i şöyle anlatıyordu:

“Kongre üyesi (milletvekili) John Conyers 12’nci Cadde’ye gelmiş ve insanlara ‘Buna artık dur dememiz gerekiyor. Bunu artık sonlandırmamız gerekiyor’ diyordu. ... Orada, çoğunluğu 13-19 yaş grubundaki gençler John Conyers’e bağırmaya başladılar: ‘Beyaz yalakası zenci (“Uncle Tom”), sana ihtiyacımız olduğunda nerelerdeydin? Sana ihtiyacımız kalmadı artık.’ Güm. Öfkeli kalabalık eline geçirdiği taşları ve şişeleri milletvekiline fırlatmaya başladı. Conyers’in içinde bulunduğu arabada şoför gaza bastı ve hızlıca bölgeden uzaklaştılar.”

Genç insanlardan oluşan gruplar caddenin aşağısına doğru yürüyüp boşaltılmış dükkânların çoğunu ateşe verdi. Bazı durumlarda dükkânların içine girebilmek için insanların önünde koşturanlar bile oldu. Diğerleri de onları uyarmaya çalıştı: “Durun, insanların bu şeylere ihtiyacı var.”

Radyo ve TV yorumcuları, “Kendi mahallelerini ateşe veriyorlar,” diyerek kalabalığın sesini bastırmaya ve olayları küçümsemeye çalıştılar.

Hayır, ateşe verdikleri kendi mahalleleri değildi. İnsanlar, bozulmuş gıdalar için kendilerinden fahiş fiyatlar talep eden ufak dükkânlar ile kendi maaş çeklerinin büyükçe bir parçasını yutan çek bozdurma mekânlarını kundaklıyorlardı. Zamanında kendi evleri ateş altındayken doğru zamanda gelmeyen bir itfaiye binasında yankılandı öfkeleri sonra. Kitleler bir polis karakoluna da saldırdılar, çünkü o polisler siyahî bir Vietnam gazisini kendi hamile karısı önünde döverek öldüren dört beyaz genç hakkında kovuşturma başlatmak için hiçbir çaba harcamamıştı. Ama aynı polisler, Vietnam’dan dönen asker(ler) için kutlama yapan siyah insanları eğlendikleri bardan karga tulumba çıkarmaktan geri durmamıştı.

İlk günün bitimine doğru polisler Batı Yakası’nda 25.90 km2’lik bir alandan çekilmeye zorlandılar. İkinci gün biterken de 36.26 km2’lik bir alan ateşle süpürülüp götürüldü.

Beş gün sonrasında ayaklanmanın normal seyrini izlemesinden önce, isyan batı yakasında Detroit’in kuzey sınırının dışına, neredeyse Northland alışveriş merkezine dek yayılacaktı. Sonrasında isyan hemen birkaç adım ötede Grand Bulvar’ın bir ucundan diğer ucuna, aşağıda yoksulluğun neden olduğu benzer sorunların çoğunu yaşayan beyaz insanların yaşadığı yere sıçrayacaktı. İsyana buradaki beyaz halk da katıldı. Ayaklanma, Woodward caddesinde 6.4 kilometre boyunca sel gibi taştı. Bu cadde Detroit şehrini batıdan doğuya bölen bir caddeydi. Kitleler Highland Park’taki Hamilton Bulvarı’na hareket edip buradan Hamtramck’a, bütünüyle Detroit’in sınırları dâhilinde yer alan iki “uydu kent”e vardı. Sonra da daha aşağıdaki, 1966’da “yatıştırılmış” doğu yakası bölgesine sıçramak suretiyle Gratiot Bulvarı’na ulaştılar.

Fabrikalar ve bürolar isyanın ikinci gününden itibaren kapanmıştı. Haftanın geri kalanı boyunca şehrin merkezi boş, otoyollar ise terk edilmiş bir haldeydi. Büyük sanayinin kapitalist sahipleri ile bunların hükümetteki uşakları, başkaldıran halk kitlelerini dizginlemede yetersiz kaldıkları gerçeğine uyandılar.

Eğer beş gün sonrasında kitleler evlerine dönmüşse, bunun nedeni yapılabilecek başka bir şey göremediklerindendi yoksa polislerin, şeriflerin, Ulusal Muhafızlar’ın ve yanı sıra 82’nci ve 101’inci Hava İndirme Tümenleri’nin kendilerini darbe ile dize getirmelerinden ötürü değildi.

Kitleler, bütün bir dönem boyunca, sahip oldukları gücün farkına varıp bu hissiyatı canlı tuttular. Fabrikalarda, diğer işyerlerinde ve mahallelerinde tekrar ve takrar kendini gösteren bu hissiyatı sürekli diri tuttular.

Kitleler, başka koşullar altında, Lenin’in “ezilenlerin festivali” olarak adlandırdığı bir deneyim yaşamışlardı.

Duyulacaklar

Detroit isyanından beş yıl önce (Amerikalı yazar) James Baldwin The Fire Next Time (Bundan Sonrası Ateş, Yapı Kredi Yayınları, ç.n.) başlığı altında sonradan kitaplaştırılan iki mektup-deneme kaleme almıştı. Diğer başka şeylerin yanında şunu söylüyordu Baldwin: “Bu ülkede Zencilere uygulanan vahşet üzerinde, tek kelimeyle, fazla durulamamıştır, ne var ki isteksiz/hevessiz beyaz adam bu vahşeti duyacaktır.”

1967 isyanı, halkın kendi sesini duyurabileceğinin bir ilanı olmuştu.

Şüphesiz ki kapitalist sınıf bunu “duydu” –ve bu öfkeyi yatıştırmak ve dağıtmak için harekete geçti. Otomobil şirketleri 12’nci Cadde üzerinde (ki bu caddenin adı isyan sonrasında “Rosa Parks Bulvarı” olarak değiştirilmiştir) istihdam büroları kurdu. Takip eden dokuz ay içinde üç otomobil şirketi ile Michigan Bell, Detroit Edison ve Hudson’s Department Store adlı şirketlerce 28 bin kişi işe alındı. İnsanların neredeyse tamamı ilçe, şehir ve eyalet düzeyinde işe girdiler.

Federal hükümetin iskân müdürlüğü (İngilizce kısaltmasıyla “HUD”) ipotekli konut kredisi (mortgage money) üzerindeki engellemeyi kaldırarak insanların kira ile tuttukları konutu satın almalarını mümkün kıldı. Ayrıca sağlık yardımı da Medicare ve Medicaid üzerinden genişletildi.

1970 yılı itibariyle siyah ve beyaz işsizliği arasındaki, siyah ve beyaz ücretleri arasındaki mesafe daralmaya başladı.

Kapitalist sınıf diğer yandan siyahî kitlelerle arabuluculuk görevini yerine getirecek, çoğunluğu Demokratlardan müteşekkil yeni bir siyahî siyasetçiler katmanı da buldu kendine.

Kapitalizmin ikizleri: Irkçılık ve Sömürü

1974-75 ve 1979-81’deki iktisadi durgunluklarda Amerikan kapitalizmi içinden çıkamadığı bir krizin içine girdi.

Ve hareketin de geri çekilmesiyle birlikte sistemin tüm eski işleyiş tarzı tekrardan su yüzüne çıktı. “En son işe alınan, en önce işten çıkarılan” (“Last-hired-first-fired”) deyişi, siyahî işçilerin tekrardan kapı önüne konulması anlamına geliyordu. Eğer senetlerinizi (konut borçlarınızı) ödemenizi sağlayan bir işiniz ve geliriniz yoksa iskân müdürlüğü (HUD) mortgage’larının da bir anlamı kalmıyordu artık.

Siyah erkek ve kadınlar polis olarak çalışmaya başladılar. Ama bu durum onların temel görevlerini değiştirmedi: Yoksulların herhangi bir isyanını kontrol altına almak. Ve belirtmek gerekir ki, 1967’de geçen beş gün boyunca açıktan suç işleyen polisler tamamen temize çıkarıldı. Sokağa çıkma yasağı sürerken Ed Vaughn’ın kitabevine girip dükkânı yerle bir eden üç araç dolusu polis hakkında herhangi bir cezai işlem dahi uygulanmadı. Olaylar sırasında beş siyahî genci rehine alan ve bunlardan üçünü Cezayir Motel’de (Algiers Motel) katleden polis ve güvenlik görevlileri cezalandırılmadı. Caddelerde eroin satışı yaygınlaştı. Polisler de, kendileri bu işin ayrılmaz bir parçası olmadıklarında, trafikte eroin satışına hiç olmadı göz yumuyorlardı.

Bütçede kesintilere gidildiğinde devreye giren siyah Demokratlar’a kesintilerin muhtemel etkilerini hafifletme görevi verildi.

Bir durgunluk diğerini takip ettikçe, şehirde fabrikalar kapandıkça ve kapanan fabrikalar şehrin dışına taşındıkça siyah halkın durumunda ölçülebilir şekilde kötüleşme baş gösterdi. Siyah Detroitlilerin medyan geliri 1970’te beyaz gelirin yüzde 74’ü iken, bu oran bugün (2014 yılı itibariyle) yüzde 56’ya geriledi. Siyah halkın yoksulluk düzeyi de aynı zaman aralığında yüzde 20’den yüzde 41’e çıkarak ikiye katlandı.

Elbette bugün Detroit eskiden olduğu gibi değil. Orta sınıf içinde çoğu siyah insan bir yolunu bulup uydu kentlere yerleştiler, siyah işçilerin bir kısmının yaptığı gibi. En yoksul durumda olanlar ise şehir merkezinde kaldı. Gördükleri de sadece bazı bölgelerde şehrin yeniden inşa edilişiydi. Ancak bu gelişme, “yeni Detroit”ten istifade etmek için akın akın şehrin merkezine gelen genç orta sınıf insanlar içindi.

Detroit’in on yıllarca süren yıkımı, isyanın bir neticesi değildi –başkaldıran halka karşı hiç aralıksız yapılan bir suçlamadır bu. Bu yıkımın nedeni bir kriz dönemindeki kapitalizmin normal işleyişiydi.
1960’ların sonları ile 1970’lerin ilk yıllarında Detroit’in siyahî nüfusuna bahşedilen “imtiyazlar” geçici bir önlemdi ve hedefi de Amerikan kapitalist sınıfının, kendi denetimine karşı kentsel isyanlarca yapılan meydan okumanın ötesine geçmesini mümkün kılmaktı.

Geri alınan bu imtiyazlar, ırkçılığın her daim kapitalist sömürü ile birbirinden ayrılmazcasına bağlı olduğu bir toplumda, tek kelimeyle, kapitalist sömürünün hâlâ mevcut olduğunu gözler önüne sermiştir.

1960’larda isyana katılmak için sokağa çıkanların bir kısmı kapitalizmin işleyişi ile ırkçılık arasındaki bağı görmüştü. Ancak bu insanlar şunu da anlamışlardı: Mecbur bırakılmadıkça güç kişiye hiçbir şey vermez. Ve insanlar gücün kendilerine verdiği şeyi gördüler. Bir süreliğine de olsa sahip oldukları gücün, ortak bir mücadele zemininde bir araya gelindiğinde elde edebilecekleri gücün farkına vardı kitleler.

İşte 1967 Detroit isyanının hakiki anlamı budur. Ve gelecek ancak bunun üzerinde inşa edilebilir. Ne var ki önümüzdeki dönemde yapılması gereken kapitalist sınıf ve onların sistemlerini sarsmak değildir sadece. Kitleler bir kere daha cadde ve sokaklarda üstünlüğü ele geçirdiklerinde, yapılması gereken, kapitalizmin kökünü kazımak ve atmak olmalıdır.

Çeviri: Gencer Çakır

Yukarıdaki metin, ABD’de iki haftada bir yayımlanmakta olan Troçkist The Spark (Kıvılcım) isimli gazetenin 17-31 Temmuz tarihli 1037 no’lu sayısından tercüme edilmiştir.

Erişim: https://the-spark.net/np1037401.html.