İzmir’in işgalden kurtuluşunun 95’inci yıldönümü etkinleri sebebiyle Konak Meydanı’nda düzenlenen törene Başbakan Binali Yıldırım ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu katıldı.

CHP liderinin Ankara’dan başlayıp İstanbul’da sonlandırdığı ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü, peşinden 9 Temmuz’da gerçekleştirilen kitlesel Maltepe Mitingi, son olarak 26-29 Ağustos tarihinde Çanakkale Gelibolu’da düzenlenen Adalet Kurultayı beklenenden daha fazla ilgi gördü.

Uzunca bir süredir, sağ iktidarların tamamı CHP yönetiminin uygulamalarına karşı yürütülen propagandayla hedefine ulaşıyor. Bugün bile AKP sözcüleri 1930’lu, 40’lı yılları karıştırıp her hangi bir olayı bugün yaşanmış gibi sunabiliyor ve karşılık buluyor. Tayyip Erdoğan için Kılıçdaroğlu hep bir ‘malzeme’ oluyor.

“...Başkalarını gözlemlediğim zaman, yani başka ailelerin çocuklarını, kendi çocuklarımı ve Armenak Saroyan ile Takuhi Saroyan´ın dört çocuğundan biri olan kendimi düşünürüm. Başkalarının çocuklarının ne kadar aklı başında, terbiyeli, becerikli, saygılı ve ne yapacaklarının kestirilebilir olduğunu, buna karşın benim halkımın çocuklarının, insanları hayretten hayrete düşürdüğünü görür, şaşar kalırım. Öteki çocuklar kim oldukları, bu dünyadaki yerleri ve yapıp ettikleri konusunda fevkalade rahattır. Oysa biz Ermeniler için bu ta en başından beri müthiş bir mücadeledir.”

Biz Vassaf Beyi, romanın sadece ilk on sayfasında tanıyoruz, ortalıkta pek sessiz dolaşıyor; on birinci sayfada zaten ortadan kayboluyor. Vassaf Bey başlıklı romanın yazarı, Memduh Şevket Esendal, roman kahramanı Perihan’ı konuşturuyor daha sonra…

Pek de konuşkan bir tazedir, çenesi pırtıdır, eli dursa dudakları kıpırdayan bir genç kadındır.

Esendal’ın kullandığı İstanbul ağzıyla tarif edersek, Perihan söyler, öteki roman kahramanları ve biz de dinleriz.

Vassaf Bey, romanın daha başında vefat edip bu dünyadan elini ayağını çektikten sonra roman karakterlerinin tümünü, elbette en başta Perihan’ın hayatını değiştirecek vasiyetnâmesiyle bizleri de meşgul edecektir.

Vasiyetnâme âdeta roman kahramanı gibi görünmez bir elin hüneriyle çalışır…

Vassaf Beyin sır taşıyan ölümü ve âhir dünyasında yaşadıklarını da Perihan ve çevresindekiler vasıtasıyla öğrenecek, bazı olayların da üstü gölgeli kalacak, fakat biz okurlar bu muhteşem dil zenginliği-lisan cümbüşü içerisinde mest olduğumuzdan, bize fısıldanmayan hakikatlerin peşinde daha fazla oyalanmayı da fuzuli bulacağız.

İlk baskısı, çekmece beklemekten sararmış nüshalar derlenip toparlandıktan sonra, 1983 yılında yapılmış olan romanın, tefrika diye gazetelere 1930’lu yıllarda yazıldığı biliniyor.

Ancak eserin hayatta olmayan yazarı Esendal’ın dahi unuttuğu el yazması bu romanın, bir kıymet bilmez gazeteci elinde yıllarca beklediği, onca zaman sonrasında okurun karşısına dikildiği düşünülürse, Vassaf Bey’e gösterilecek değer artıyor ve bir değil, iki kez dikkat kesilmek gerekiyor.

Kâh değişik kasabalarında, kâh (yeşil) Bornova’ya taşındıktan sonraki çocukluğumda, İzmir demek Fuar ve Kemeraltı demekti. İzmir o kadar bu iki yerle özdeşti bizim taze dimağlarımızda ki, Kordon’un adı bile anılmıyordu. Çünkü biz dar gelirli memur çocuğuyduk; Maarif Koleji’nde değil Suphi Koyuncuoğlu’nda okurduk, Sümerbank ayakkabılarla anılırdık ve Fuar’dan denize doğru Lozan’dan, Montrö’den, hele ki İkinci Kordon’dan sonrası ‘ayrı bir sınıf’a aitti. İzmir’in zenginleri, NATO’nun subayları kapmıştı Kordon’u ve Alsancak’ı ve bize düşen en fazla Seçkin pastanesinin hemen yanında, bilmemne pasajındaki Amerikan pazarını dilimize dolamaktı. Üstelik Kıbrıs Şehitleri Caddesi şimdiki gibi gözde bir piyasa yeri değildi, aslında Kordon bile sonradan fetişleştirileceği kadar dillere dolanmazdı: Merkez, Konak’tı.

7  Haziran seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) başarısını hazmedemeyen AKP ve Erdoğan, 1 Kasım rövanşıyla yeni bir hamle başlattı. Müzakere sürecine son veren, MHP ile stratejik işbirliğine yönelen, Suriye politikasını selefi İslam radikalizmine ve Rojava düşmanlığına dayandıran bir strateji bu.

Fransız Sosyalist Parti başkan adayı Benoît Hamon “mesleklerin kaçınılmaz yok oluşu”na atıfta bulunarak evrensel garantili gelire (“universal guaranteed income”) dair kendi önerisini savundu. Hamon, dijital teknoloji ve robotların rolü arttıkça bunun “Batı ekonomilerinde yüz binlerce mesleğin” yıkımına neden olacağını düşünüyor.

16-17 (Rus takvimiyle 3-4) Temmuz günleri Rus devrim tarihine trajik bir bölüm ekledi. Sorumlusu olarak ‘Bolşeviker’ gösterildi. Hep bir ağızdan ‘elebaşıları tutuklayın, kitleleri silahsızlandırın’ ve ‘devrimci düzeni’ yeniden kurun çağrısı yapılıyordu. Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler Bolşeviklerin tutuklanıp silahsızlandırılmasıyla ‘düzeni’ sağlamaya hazırdı.

77 yıl önce, Troçki 20 Ağustos 1940 günü kendisinin de beklediği gibi Sovyet Gizli Polisi (GPU) ajanı tarafından suikasta uğradı ve bir gün sonra hayata veda etti.  Ancak onu öldüren kişinin Stalin’in bir ajanı olduğu ancak on yıl sonra, 1950’de ortaya çıkabildi. Resmi olarak ise, eski Sovyetler Birliği’nde esen Glasnost ‘açıklık’ rüzgarları sırasında 1985 yılında kabul edildi.

Elli yıl önce, 22 Temmuz 1967’de bir Cumartesi günü başlayan ve beş gün süren, 20’nci yüzyıl Amerikası’nın en büyük, en yıkıcı ve en amansız isyanı patlak vermişti. Aşağıdaki yazı, bu isyanın 50’nci yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmıştır.

47 yıl önce 150 bin işçinin İstanbul’un Topkapı, Levent, Kadıköy gibi merkezlerinden başlayarak Gebze-İzmit hattına, daha sonra İzmir, Ankara’ya ulaşan ve iki günle de sınırlı kalmayıp bazı işyerlerinde haftalarca devam eden eylemleri derslerle doludur.

17.08.2017 tarihinde Almanya´nın her yerinde aynı gün gösterime giren The Promise-Die Erinnerung bleibt korku filmi değil. Ama korku filminden daha korkunç olan tarihsel katliamın kısa özeti gibi bir şey. Konusu 1915´te Osmanlı coğrafyasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın sistemli bir şekilde organize ettiği Ermeniler´e yönelik soykırım.

“Tarih tekerrürden ibarettir.” sözündeki mutlak çıkarımı kaderci bir anlayışa yol açtığı için doğru bulmuyorum. Ama ben bunu doğru bulsam da bulmasam da birtakım tarihsel olaylar farklı koşullarda, farklı isimler altında, farklı coğrafyalarda tekrar edip duruyor. Bunu görmezden gelmek de mümkün değil.

Çocukken ne düşündüğünü hatırlayan var mı? Ya da soruyu şöyle değiştirelim; çocukken nasıl düşündüğünü hatırlayan var mı? Tamamen tesadüfe dayalı olarak karşıma çıkan YouTube´a yüklenmiş bir buçuk saatlik video programını izlerken bu sorular aklıma takıldı.

Barış Portreleri

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

7 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi