Türkiye siyaseti son bir ay içinde iki meselenin üzerinde dönüp durdu: Birincisi, Kuzey Irak’ta bulunan Kürdistan Özerk Bölgesinde yapılan ‘bağımsızlık referandumu’, ikincisi, ABD ile ‘vize uygulamasının’ karşılıklı durdurulması.

İzmir’in işgalden kurtuluşunun 95’inci yıldönümü etkinleri sebebiyle Konak Meydanı’nda düzenlenen törene Başbakan Binali Yıldırım ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu katıldı.

CHP liderinin Ankara’dan başlayıp İstanbul’da sonlandırdığı ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü, peşinden 9 Temmuz’da gerçekleştirilen kitlesel Maltepe Mitingi, son olarak 26-29 Ağustos tarihinde Çanakkale Gelibolu’da düzenlenen Adalet Kurultayı beklenenden daha fazla ilgi gördü.

Büyük romanların etkisi de büyük olur, arkalarından birçok benzeri yazılır; dikkat ediniz, taklidi demiyoruz. Büyük romanlardan ilham alınıp benzer yahut anıştıran tarzda başkalarının üretilmesini doğal karşılarız. Cervantes yazmasaydı, Quixotic - Don Kişotvâri roman sanatı olabilir miydi? Madam Bovary için yazarı G. Flaubert, roman kahramanına etek giymiş bir Don Kişot’tur demişti; hatırlayalım.

Sequential Novel diye Batı edebiyatında tekrarlanan, ardılı ve arkası getirilen eserler bir yana, bir güçlü romanın etkisinde kalarak benzeri bir şeyi denemek, yazmak, kendi coğrafyasına ve kültürüne, siyasi-toplumsal yaşantısına uydurmak bildik, alışageldik görünüyor.

Erken Cumhuriyet’in acılı kuşağı yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun bir romanını bu yönüyle ele almak gerekiyor: AÇLIK

“Bilmiyoruz.” diye düşündüm. “Kendimizi tanımıyoruz. İnsan olarak neye, ne kadar tahammül edebiliriz? Tahammül edemediğimizde nasıl, nerede insanlıktan çıkarız? İşte bundan zerre kadar haberimiz yok.” Elimdeki kitabı masaya bırakırken aklıma ilk gelen şey buydu.

“...Başkalarını gözlemlediğim zaman, yani başka ailelerin çocuklarını, kendi çocuklarımı ve Armenak Saroyan ile Takuhi Saroyan´ın dört çocuğundan biri olan kendimi düşünürüm. Başkalarının çocuklarının ne kadar aklı başında, terbiyeli, becerikli, saygılı ve ne yapacaklarının kestirilebilir olduğunu, buna karşın benim halkımın çocuklarının, insanları hayretten hayrete düşürdüğünü görür, şaşar kalırım. Öteki çocuklar kim oldukları, bu dünyadaki yerleri ve yapıp ettikleri konusunda fevkalade rahattır. Oysa biz Ermeniler için bu ta en başından beri müthiş bir mücadeledir.”

Kolay bir yanıt olarak bilim tarihi, adına “bilim” denen belirli bir kültürel formun tarihidir. Sonra birileri kaçınılmaz olarak, meseleyi derinleştirmek suretiyle hangi kriterin, verili bir zamanda, belirli bir uygulama veya disiplinin bilim adını hak edip etmediğine karar vermede belirleyici olduğunu merak edecektir. 

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ni (IKBY) "henüz vakit varken" bağımsızlık referandumundan vazgeçmeye çağırırken, "tüm ikazlara rağmen bu referandumun yapılması halinde ikili ve uluslararası antlaşmalardan doğan Türkiye'nin hakkını mahfuz (saklı) tutulacağını" açıkladı.

İkinci Dünya Savaşının hemen öncesinde Avrupa işçi sınıfının başına bela olan faşizm, tarihte daha önce görülmemiş bir siyasal rejimi yarattı. Marks ve Engels gibi Lenin de faşizmin iktidarına şahit olmadı. Rus devriminin liderlerinden Troçki işçi sınıfı için gerçekten acılarla dolu bu dönemin tanığıydı ve faşizm olgusunu derinlemesine ele alan yazıları bugün elimizde.

77 yıl önce, Troçki 20 Ağustos 1940 günü kendisinin de beklediği gibi Sovyet Gizli Polisi (GPU) ajanı tarafından suikasta uğradı ve bir gün sonra hayata veda etti.  Ancak onu öldüren kişinin Stalin’in bir ajanı olduğu ancak on yıl sonra, 1950’de ortaya çıkabildi. Resmi olarak ise, eski Sovyetler Birliği’nde esen Glasnost ‘açıklık’ rüzgarları sırasında 1985 yılında kabul edildi.

Elli yıl önce, 22 Temmuz 1967’de bir Cumartesi günü başlayan ve beş gün süren, 20’nci yüzyıl Amerikası’nın en büyük, en yıkıcı ve en amansız isyanı patlak vermişti. Aşağıdaki yazı, bu isyanın 50’nci yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmıştır.

47 yıl önce 150 bin işçinin İstanbul’un Topkapı, Levent, Kadıköy gibi merkezlerinden başlayarak Gebze-İzmit hattına, daha sonra İzmir, Ankara’ya ulaşan ve iki günle de sınırlı kalmayıp bazı işyerlerinde haftalarca devam eden eylemleri derslerle doludur.

Göbek hizasında kavuşmuş bir çift el gördüğünüzde ne düşünürsünüz?... Bir de ellerin sahibinin kafasını hafifçe öne eğdiğini ve karşısındakiyle yüzüne bakmadan, düşük frekansla konuştuğunu hayal edin... Nedir bu? Bir biat etme hali. Peki biat nedir? Doğu kültürünün hala kendisiyle hesaplaşıp, bir türlü bilince çıkaramadığı kötü bir nüvesi… Yani insanın kendisinden daha güçlü olan karşısında; „Bana istediğini yap. Buna rağmen her durumda, her yerde ve her zaman emrine amadeyim.“ demesi.

17.08.2017 tarihinde Almanya´nın her yerinde aynı gün gösterime giren The Promise-Die Erinnerung bleibt korku filmi değil. Ama korku filminden daha korkunç olan tarihsel katliamın kısa özeti gibi bir şey. Konusu 1915´te Osmanlı coğrafyasında İttihat ve Terakki Fırkası’nın sistemli bir şekilde organize ettiği Ermeniler´e yönelik soykırım.

“Tarih tekerrürden ibarettir.” sözündeki mutlak çıkarımı kaderci bir anlayışa yol açtığı için doğru bulmuyorum. Ama ben bunu doğru bulsam da bulmasam da birtakım tarihsel olaylar farklı koşullarda, farklı isimler altında, farklı coğrafyalarda tekrar edip duruyor. Bunu görmezden gelmek de mümkün değil.

Barış Portreleri

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

100 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi