CHP’nin Adalet Yürüyüşü, solda hemen iki eğilimi belirginleştirdi. Biri cepheden reddetme; diğeri ise koşulsuz destek. Bana göre her iki eğilim de, birbiriyle simetrik bir bakış açısının ürünü. Çünkü her ikisinin de CHP hakkındaki analizleri aynı bakış açısından kaynaklanıyor; sistem içi bir parti olmasının yanı sıra, daha da önemlisi bu sistemin kurucu partisi olduğu bilincinden uzak, ona taşıyabileceğinden çok daha fazla misyon yüklemekle belirginleşen bir “CHP ile ilişki veya ilişkisizlik.”

CHP yürüyüşü 3’üncü gününde ve neredeyse AKP dışında yürüyüşe katılım çağrısı yapmayan siyasal eğilim kalmadı. Ancak bu yürüyüş Hayır cephesinin en geniş kitlesinde ve emekçi tabanda inandırıcı bir katılım ve karşılık bulmadı. Zaten CHP de ‘kontrollü’ bir yürüyüş planlamıştı.

CHP’li milletvekili Enis Berberoğlu’nun MİT TIR’larıyla ilgili casusluk yaptığı iddiasıyla 25 yıl hapis cezasına çarptırılarak tutuklanması üzerine CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu “adalet” talebiyle Ankara-İstanbul arasını yürüme kararı aldı. Yürüyüş Perşembe günü saat 11.00’de Ankara Güven Park’tan başladı.

Kâh değişik kasabalarında, kâh (yeşil) Bornova’ya taşındıktan sonraki çocukluğumda, İzmir demek Fuar ve Kemeraltı demekti. İzmir o kadar bu iki yerle özdeşti bizim taze dimağlarımızda ki, Kordon’un adı bile anılmıyordu. Çünkü biz dar gelirli memur çocuğuyduk; Maarif Koleji’nde değil Suphi Koyuncuoğlu’nda okurduk, Sümerbank ayakkabılarla anılırdık ve Fuar’dan denize doğru Lozan’dan, Montrö’den, hele ki İkinci Kordon’dan sonrası ‘ayrı bir sınıf’a aitti. İzmir’in zenginleri, NATO’nun subayları kapmıştı Kordon’u ve Alsancak’ı ve bize düşen en fazla Seçkin pastanesinin hemen yanında, bilmemne pasajındaki Amerikan pazarını dilimize dolamaktı. Üstelik Kıbrıs Şehitleri Caddesi şimdiki gibi gözde bir piyasa yeri değildi, aslında Kordon bile sonradan fetişleştirileceği kadar dillere dolanmazdı: Merkez, Konak’tı.

Animals / Rufino Tamayo

IntellIgentI Pauca

“Ne varsa yine eskilerde var” sözü, Türk romancılığının yarım asır kadar eski bir eserinin son sayfasını kapattığım zaman gayri ihtiyari, bir şaşkınlık gösterircesine ağzımdan çıkıverdi…

Genç sayılacak bir yaşta, ellisine varmadan hayatını kaybetmiş Cengiz Tuncer’in romanı Kerkenez, elimdeki 1971 yılına ait ilk baskısıyla okunup bittikten sonra bana bu sözü hatırlatmakla kalmıyor, ayrıca, kendi imzamı taşıyan Capon Çayevi adlı romanda iyi karakterin birden kötüye dönüştüğü kurguya olan şaşırtıcı benzerliği de gösteriyordu.

Bu nedenle, diyebilirim ki, bana ait Capon Çayevi’nin Nuridin adlı roman kahramanı, Kerkenez’in Salih’iyle romanlardan tanışıyor olmalıdır.

Türk Muhafazakarlığı

Kısa Kısa

Hasan Aksakal ile ilk tanışıklığımı temsil eden Türk Muhafazakârlığı, tam anlamıyla adıyla müsemma bir kitap. Aksakal, Türkiye’deki içler acısı istatistiksel verileri kütüphane-kahvehane gibi en temel değerler üzerinden hafif bir serzenişle sıralamaya başlarken, yabancı dillere hiç çevrilmemiş veya yıllar sonra ‘nezaketen’ çevirisi yayınlanmış Türkçe eserlerin nasıl ve neden görmezden gelindiği, dış dünyaya kapalılığımızı, bugün hâlâ iliklerimize işleyen o arada kalmışlık duygusunun yarattığı tereddütlü izlenimleri aktarıyor.

"İşçi çıkarılınca kıdem tazminatı almak caiz midir?" şeklindeki soru üzerine, Ahmet Mehmet Ünlü, "Caiz değil. Çünkü, kıdem tazminatı hakkı değil, maaşını almış. Kendi çıksa alamıyor, adam çıkarırsa alıyor. Hakkı olsa kendi çıksa da alması lâzım. Demek ki hakkı değil" demiş. Tepkiler hocaya yönelik ama asıl önemli olan böyle bir sorunun sorulabiliyor oluşudur. Zira bu soru, işlerin nereye vardığını, dinci gericiliğin aldığı mesafeyi gösteriyor. Fakat daha da önemli olan, Cüppeli Ahmet Hoca'nın bir istisna olmamasıdır.

Engels, Napoleon’un yeğeninin Bonapartçı rejimine karşı tutarlı bir karşı duruş sergileyemeyen ürkek Fransız liberallerini eleştirirken Virgilius’un Aeneid adlı destanından bir alıntıya başvurur. Truvalı Aeneas’a karşı olan tanrıça Juno, bir ara, “flectere si nequeo superos, Acheronta movebo” diye, yani mealen, eğer cennetin kararını değiştiremezsem ben de Acheron’u, yani cehennemi ayağa kaldırırım diye seslenir (Acheron ölüler diyarını yaşayanlar diyarından ayıran nehirdir). İşte Engels, Bonapartizme karşı direniş gösteremeyen liberaller için Juno’nun sözlerine atıfla, “flectere si nequeo superos, Acheronta movebo onların işi değil... Onlar proleter Acheron’dan deli gibi korkuyorlar” diye yazar. Yani Engels’e göre hâkim sınıfın liberal kanadının istibdada direnememesinin nedeni, onun alt sınıfları sokakta seferber etmekten kaçınması, “proleter Acheron” bir kere hareket ederse onu zapt edemeyeceğine dair şüphesidir.

CHP’nin “adalet yürüyüşü” ile sokağa işaret etmesi, rejim tartışmasını devlet katından yeniden sokağa indirmesi, aşağıdan bir toplumsal yeniden siyasallaşma imkânını bir nebze de olsa barındırdığı gibi, özellikle devrimci-radikal sıfatlı sol için ciddi riskleri de olan bir hamledir. 

47 yıl önce 150 bin işçinin İstanbul’un Topkapı, Levent, Kadıköy gibi merkezlerinden başlayarak Gebze-İzmit hattına, daha sonra İzmir, Ankara’ya ulaşan ve iki günle de sınırlı kalmayıp bazı işyerlerinde haftalarca devam eden eylemleri derslerle doludur.

Posta yoluyla evime gelen bir paketi açtığımda içinden Almanca bir mektup, üç dilde (Ermenice/İngilizce/Almanca) yazılmış bir kitapçık ve kitapçığın arka kapağına yerleştirilmiş bir CD çıktı. Mektubu ve kitapçığı sonra okuyabileceğimi düşünerek CD’yi dinlemeye başladım.

Dünyayı sarsan ve bugüne ulaşan o fotoğrafta yer almasına sebep olacak bir “faaliyeti” yoktu, 1963 yılında Saygon’un kuzeyinde bir köyde doğmak dışında. Adı Vietnamcada “Altın Mutluluk” anlamına geliyordu. 8 Haziran 1972’de bir Amerikan uçağı, bir köyde, insanların sığındığı tapınağın üzerine dört napalm bombası attığında, savaştan saklanmak için orada olan çocuklar, alevler içinde kalarak dışarıya fırladılar.

Çocukken ne düşündüğünü hatırlayan var mı? Ya da soruyu şöyle değiştirelim; çocukken nasıl düşündüğünü hatırlayan var mı? Tamamen tesadüfe dayalı olarak karşıma çıkan YouTube´a yüklenmiş bir buçuk saatlik video programını izlerken bu sorular aklıma takıldı.

Bazı filmleri içeriksel bütünlüğüyle düşündüğümüzde bir tek kategoriyle değerlendirmek, herhangi bir çekmeceye koyup yerleştirmek mümkün değil. Çünkü bu tür filmler kendi bileşenleri içinde birden fazla kategoriyi barındırır. İşte 2 Mart´tan itibaren Almanya’daki 350 sinemada gösterime giren der junge Karl Marx (Genç Karl Marx) da böyle bir film.

Siyah bir kravat, siyah bir gömleğin yakasına yapışmış. Siyah gömlek kendini sıcak tutmak için sırtına siyah bir yelek geçirmiş. Siyah yelek kollarını kapatmak için üzerine siyah bir ceket giymiş. Siyah bir pantolonun içinde saçı sakalı birbirine karışmış huzursuz siyah bir adam telefonda konuşup... Yok hayır, bağırıp-çağırıp duruyor. Kim bu siyah? Bir diktatör… Sadece bir diktatör. Rolünü iyi ya da kötü oynadıktan sonra, yani zamanı geldiğinde tarih sahnesinden silinip gidecek olan siyah bir leke. Bir dik-ta-tör…!

Barış Portreleri

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

46 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi