Haziran 2013 ya da Gezi’nin başlangıcı kabul edilen 27 Mayıs 2013’ten itibaren Türkiye toplumsal mücadele tarihi inişli çıkışlı bir seyir izledi. Ve herşeye rağmen AKP rejiminin sermaye sınıfının ihtiyaçlarına paralel olarak iktidarı merkezileştirip otoriterleşmesine, OHAL ve KHK rejimine rağmen gençlerin isyanı ve tepkisi sürüyor. 16 Nisan referandumunun toplum katındaki ‘Hayır’ sonucu, moral ve direnme gücü verdi (...)

2013’ten bu yana özgün bir durumla karşı karşıyayız. O zamana kadar ciddi bir itirazla karşılaşmamış olan AKP iktidarı 2013 Mayıs’ında Gezi İsyanı ile sarsıldı. Taksim Gezi Parkı’ndan başlayan direniş, bir gecede bütün ülkenin meydanlarına yayıldı ve iktidar polisini geri çekmek, meydanları halka bırakmak zorunda kaldı. Devletin çekildiği Taksim’de kurulan yaşam, tarihteki öncülünü bulmakta gecikmedi ve 1871’de 72 gün boyunca isyan bayrağını yükselten Paris Komünü’nün adını aldı; Taksim Komünü.

Her gün bir öncekinden daha beter olayları yaşar ve tanık olurken, hayatın iyi yanlarını hatırlamak pek kolay değil. Çünkü sokağa çıktığımız anda vuruyor yüzümüze karmaşa, umursamazlık, sevgisizlik, çıkarcılık, açlık, cinsiyet ayrımcılığı ve en çok da nefret. Öyle şeyler yaşıyoruz ki her birimiz, bu duyguları çıkarıp içimizden, yeniden iyi insan olmanın yollarını bir türlü bulamıyoruz kamusal alanda. Ya içimize kapanıp, kendi çevremizde kurduğumuz benzerlerimizle paylaşıyoruz iyi duygularımızı ya da yine aynı dili kurduğumuz insanlarla beraber üzülüyoruz, diğerlerine mesafeyi koruyarak. Çitimizi kırmak ve insanlığı çoğaltmak gerektiğini biliyoruz oysa. Nasıl bir insanlık peki?

Türk Muhafazakarlığı

Kısa Kısa

Hasan Aksakal ile ilk tanışıklığımı temsil eden Türk Muhafazakârlığı, tam anlamıyla adıyla müsemma bir kitap. Aksakal, Türkiye’deki içler acısı istatistiksel verileri kütüphane-kahvehane gibi en temel değerler üzerinden hafif bir serzenişle sıralamaya başlarken, yabancı dillere hiç çevrilmemiş veya yıllar sonra ‘nezaketen’ çevirisi yayınlanmış Türkçe eserlerin nasıl ve neden görmezden gelindiği, dış dünyaya kapalılığımızı, bugün hâlâ iliklerimize işleyen o arada kalmışlık duygusunun yarattığı tereddütlü izlenimleri aktarıyor.

"Milliyetçilik […], başta tarihsel kurgulamaları olmak üzere yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşasıydı." Marksizm Sözlüğü (Aralık 2016, Yordam Kitap), Milliyetçilik maddesinde böyle diyor. Özellikle son birkaç yıldır, milliyetçiliğin “yapıları çoğu zaman hayal ürünü olan bir duygu karmaşası” olduğunu düşünmek için pek çok sebebimiz bulunuyor.

Magna Carta Libertatum ya da Özgürlüklerin Büyük Sözleşmesi, Windsor yakınlarındaki Runnymede’de 15 Haziran 1215’te İngiltere Kralı Yurtsuz John ve onunla gergin ilişkiler içindeki baronlar tarafından imzalandı.

İnsan, ömrünün göreli kısalığından beri, bir “son söz” (Bakhtin) arayışıyla birlikte, söylenmiş olanların sıkılganlığına savrulabilir. Öznenin kurulum ratio’su da olan bu insanî refleks, gayet natüralistik olarak, daha evvel söylenmiş olanların (per se) hakikatini buharlaştırmaz: Sınanma, yeryüzü realitesinde gerçekleşir. Haşin bir kuramsal şerh sağanağı altında post-kolonyal teorinin ve beyazlık(lar) kritiğinin “aşıldığı” ve artık kadükleştiği varsayımı, tam da post-kolonyal kontekstte apartheid’ın değişen suretlerinin hasıraltı edilmesiyle kol kola gider. Sükût rejimi hükmünü icra ededursun, Fanon, Türkiye Kürdistan’ı özelinde güncelliğini korumaktadır.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye’yi “siyasi denetim sürecine tâbi tutma” kararı aldı. Oylamada 45 aleyhte, 113 lehte, 12 çekimser oy kullanıldı. Böylece Türkiye, Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Sırbistan ve Ukrayna gibi “demokrasisi gelişmemiş” hatta diktatörlüklerle yönetilen ülkelerle aynı seviyesine düştü.

1917 yılında Petrograd’ın Finlandiya İstasyonuna doğru uzun yolculuğuna çıkarken Vladimir Lenin acaba ne düşünüyordu? Şubat Devrimi’nin o kadar hızlı bir şekilde başarıya ulaşması herkes gibi Lenin’i de hayrete düşürmüştü. Alman İmparatorunun nazik müsaadesiyle mühürlü bir trende Zürih’ten Avrupa’yı aşarak Rusya’ya giderken bunun kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu düşünmüş olmalı.

Posta yoluyla evime gelen bir paketi açtığımda içinden Almanca bir mektup, üç dilde (Ermenice/İngilizce/Almanca) yazılmış bir kitapçık ve kitapçığın arka kapağına yerleştirilmiş bir CD çıktı. Mektubu ve kitapçığı sonra okuyabileceğimi düşünerek CD’yi dinlemeye başladım.

Dünyayı sarsan ve bugüne ulaşan o fotoğrafta yer almasına sebep olacak bir “faaliyeti” yoktu, 1963 yılında Saygon’un kuzeyinde bir köyde doğmak dışında. Adı Vietnamcada “Altın Mutluluk” anlamına geliyordu. 8 Haziran 1972’de bir Amerikan uçağı, bir köyde, insanların sığındığı tapınağın üzerine dört napalm bombası attığında, savaştan saklanmak için orada olan çocuklar, alevler içinde kalarak dışarıya fırladılar.

Bugün de Türkiye'de basının ve gazeteciliğin durumu, 1946-48 yıllarında Markopaşa ve Sabahattin Ali üzerinde estirilen terörden hiç farklı değil. Hatta özgür düşünce üzerinde baskı ve sindirme daha da katmerli bir biçimde yaşanmakta. Monarşi müptelâları, Tek Partili Cumhuriyetin 1925 tarihli Takrir-i Sükun (Sessizlik Önergesi) Kanununu daha da ağırlaştırarak icra etmekteler.

Çocukken ne düşündüğünü hatırlayan var mı? Ya da soruyu şöyle değiştirelim; çocukken nasıl düşündüğünü hatırlayan var mı? Tamamen tesadüfe dayalı olarak karşıma çıkan YouTube´a yüklenmiş bir buçuk saatlik video programını izlerken bu sorular aklıma takıldı.

Bazı filmleri içeriksel bütünlüğüyle düşündüğümüzde bir tek kategoriyle değerlendirmek, herhangi bir çekmeceye koyup yerleştirmek mümkün değil. Çünkü bu tür filmler kendi bileşenleri içinde birden fazla kategoriyi barındırır. İşte 2 Mart´tan itibaren Almanya’daki 350 sinemada gösterime giren der junge Karl Marx (Genç Karl Marx) da böyle bir film.

Siyah bir kravat, siyah bir gömleğin yakasına yapışmış. Siyah gömlek kendini sıcak tutmak için sırtına siyah bir yelek geçirmiş. Siyah yelek kollarını kapatmak için üzerine siyah bir ceket giymiş. Siyah bir pantolonun içinde saçı sakalı birbirine karışmış huzursuz siyah bir adam telefonda konuşup... Yok hayır, bağırıp-çağırıp duruyor. Kim bu siyah? Bir diktatör… Sadece bir diktatör. Rolünü iyi ya da kötü oynadıktan sonra, yani zamanı geldiğinde tarih sahnesinden silinip gidecek olan siyah bir leke. Bir dik-ta-tör…!

Barış Portreleri

Yakındaki Etkinlikler

Facebook'ta bizi bul

Ziyaretçiler

6 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi